Ben Ohen’i de Sevdim




Karşındaki insanı, insanları ikna etmek için iki yolun vardır. Birisi sözle, diğeri ise sevgiyle.  Sözle ikna etmek bir yetenektir, hatta “retorik” diye bilimsel bir de adı vardır. Ama diğeri için bir yeteneğe ihtiyaç yok. Çünkü zaten ikna ettiğinin de farkına varmaz bunu başaran. Karşısında her şeyi kabullenmiş birini bulur. ‘Yine de’siz sevmek diye bir şey var mesela, en çok ailene karşı hissedersin. Ben babamı yine de’siz severdim.  Aklına estiği zaman kazak alırdı bana, güzel olup olmadığını sorgulayamazdım. Ama yalandan da olsa göz gezdirirdim, o da her seferinde mahcup bir ses tonuyla “Bak beğenmezsen söyle ha, geri verelim” derdi. Benim cevabım da hiç değişmezdi: “Ya baba manyak mısın? Senden geldi bu kazak, dünyanın en güzel elbisesi oldu şimdi bu.” Ama hep içimden… Keşke sesli söyleseydim.

Beşiktaş’ı da yine de’siz sevdiğimiz zamanlar oldu. Artık tam olarak öyle değil, kabul edelim. Çünkü o zamanlar ben Ohen’i de sevmiştim. Beşiktaş’ın forvetindeydi artık, dünyanın en güzel golcüsü olmuştu. İtiraf etmem gerekirse o sevginin bir nedeni de TSYD Kupası’nda Fenerbahçe’ye attığı goldü. Top önce üst direğe vurmuştu, sonra yere, sonra üst ağlara… İlk kez o zaman âşık oldum bu gol şekline, topun üst direğe vurduğu andaki çıkarttığı sese. Halil için (Cüneyt Arkın) duyduğu anda gerdek gecesinde tribünleri erken terk ettirecek alageyik sesi neyse, benim için direkten çıkan o “çat!” sesi de oydu. “Ölmeden önce yapılacaklar” listesine öyle bir gol atacağımı da yazdım. Hala başaramadım, demek ki hala yaşayacak ömrüm var.

Demba Ba’nın geçen günlerde ortada fol yok, yumurta yok, ışık yok, umut yokken attığı gol Ohen’i aklıma getirdi. Ama onun yine de’siz sevgiye ihtiyacı yok. Beşiktaş’ın, dar zamanda kaleye 130 km hızla giden bir şey gönderen golcüsü var artık. Sadece bu bile, gündelik hayatınız için mutlu olma sebebi. “Elhamdülillah!”

Bahçeden İçeriye Top Atan Adam






Uzun yıllardır aynı mahallede oturmanın hoşlukları da vardır, yaratacağı boşlukları da. “Eve geldim” diye bilmek için ille de apartmanın kapısından girmene gerek yoktur, daha duraktan indiğin anda gözleri “acaba bana selam verip mi geçecek” diye bakan bir tanıdığa rastlarsın. Artık evdesindir, güzeldir. Ama her adımda aslında ileriye değil, geriye gidersin bazen. Anılarda kaybolursun.

Şimdilerde okul bahçesi olan, çocukluk dönemimizin boş arsası, yani mahallemizin “iç sahasının” önünden geçtim; o günlerde en çok sevdiğimiz zaman aralığında. Akşamüstü sadece futbola değil, arsanın dışına kaçan futbol topu için de elverişli bir saatti. Çünkü iş çıkışına denk gelir ve her kötü şutta “ağbiii” diye seslenerek topu geri atmakla görevlendireceğiniz, evine dönen sıkıcı hayat sahibi bir insanla karşılaşırdık. Artık o sıkıcı abi olma sırası bendeydi. Bahçeden dışarı kaçan topun gelişine vurmak istedim ama cesaret edemedim. Duvardan sekmesin diye eğildim, topu elimle attım içeri. Oysa ne çok severdim, ne çok taklit ederdim Adrian Ilie’nin aşırtma vuruşlarını…

Blogun ilk zamanlarında da hikâye farksız değildi, bahçenin içinde olan taraftaydım. Ama son dönemde altı gün çalışan, hatta bazı akşamlar odasını ofise dönüştüren, kalan zamanında ne yapacağına karar veremeden günü eriten; topu bahçenin dışından içeriye atmaya mahkûm olan bir adam oldum. Boşladım buraları, farkındayım. Mahcubum. Ama o duvarın dışında çok kalmayacağımı biliyorum, ne zaman olur onu bilmiyorum.

Baba Süleyman




Birkaç gün önce yaşadığımız ayrılığa dair en anlamlı söz, zekası ve kalemi de en az gol dokunuşları kadar güzel olan kral Feyyaz’dan gelmişti. “Aslında söylenecek çok şey var, ama o çok şeyi ifade edebilecek kelimeler yok.”

90’ların ortaları, sonlarına doğru Beşiktaşlı olmak garip bir duyguydu. Öyle ki, radyoda sadece adının geçmesi dahi tüyleri diken diken etmeye yetiyordu. Belki çocukluk masumiyetidir bu. Ama o masumiyete dokunmayı başarıyordu Beşiktaş. Çünkü sadece tuttuğumuz, hafta sonunda şevkle maçlarını beklediğimiz bir takım değildi. Sahadakilerin her biri “bizim çocuklar” hissini veriyordu. Sanki maçtan sonra bizim eve akşam yemeğine gelseler, şaşırmayacaktık. Hiç dışarı çıkarken peşine takılmışlığımız olmayan onlarca abilerimiz, hiç elini öpmediğimiz bir babamız daha olmuştu Beşiktaş sayesinde. O yüzden kupaların, şampiyonlukların dışında her Beşiktaş maçı bizim için en güzel buluşma günüydü. Mağlubiyette de galibiyette de en nefret ettiğimiz sesin hakemin maçı bitiren düdük sesi olduğu günler. 


Zaten bizim kuşak, başarıya çok alışmış camianın hafif sallantıda olduğu döneme denk gelmişti. Beşiktaş şampiyonluktan koptuğu anda aldığı skorlarla pek bir çekilmez takım oluyordu. İnönü’de Denizli’den 4 yiyebiliyordu mesela, çoktan düşmüş Şekerspor’a kaybedebiliyordu. Ama her zaman stat tıka basa dolardı. İşte o dönemlerde farklı bir takımı tutan arkadaşınızdan “Ya sen neden Beşiktaş’ı tutarsın ki?” gibi bir soruyla karşılaşabilir ve Feyyaz’ın sarf ettiği söz o gün sizler için geçerli olabilirdi. Söylenecek çok şey vardı, ama onlar içimize öylesine işlemişti ki zaten kelimelere dökülmeye ihtiyaç duymuyordu.

Galiba o aidiyet hissini böylesine yaşamamızı sağlayan yegane figürdü Süleyman Seba. Takımın önünde çektirdiği o meşhur pozda sadece bir başkan görmüyorduk. Ekmek teknesinin önüne sandalyesini atmış, çatık kaşlarının altında bile çocukları için canını vermeye hazır olduğunu hissettiren babaları görüyorduk onda. Bağlılığı, dürüstlüğü, saflığı, temizliği, karşılıksız ve hesapsız sevgiyi…

Şanslıyız ki Şeref Beyleri, Baba Hakkıları anılardan dinleyen bizler Süleymen Seba’yı yaşadık. Ve şanssızız ki artık hiçbir şeyin onun nefes aldığı günlerdeki kadar saf ve güzel olmayacağını biliyoruz. Çünkü biz, Baba Süleyman’ı ve onun Beşiktaş’ını yaşadık.

Kupa Hak Edenin



Almanya’nın Dünya Şampiyonu oluşu birçokları için turnuva genelinde “hak edilmiş” bir başarıydı. Ancak biraz eksik kalıyor, çünkü onlar kupayı bu jenerasyonun temelini attıklarından bu yana hak ettiler.

 Maçın ikinci yarısı başlarken Arjantin teknik direktörü Sabella bir değişikliğe gitmişti. Aslında sahanın iyilerinden biri olan Lavezzi çıktı, turnuva boyunca pek ışık vermeyen Sergio Aguero girdi. Bu tamamen "oyuncu odaklı" bir değişiklikti, öncesi yoktu. Mantık tamamen şuydu sanki; "Adam sonuçta Aguero, çıkar bir şeyler yapar!"

Almanya teknik direktörü Low ise sakatlıklar haricinde değişiklik konusunda pek acelesi yoktu. Çünkü sahadakileri de tanıyordu, kenarda oturanları da. Öncesinden bir planı vardı, maçın akışına göre farklı hamleleri saklıydı. Haliyle saatlerin Götze'yi gösterdiği an, en uygun zaman olacaktı.
Klose'nin yerine Götze'nin oyuna girişi iki şeyi değiştirdi. Top artık daha çok Almanya'da kalıcak ve uzatmaların acı çektiren dakikaları Arjantin için daha ağır geçecekti. Aynı zamanda hücumda da daha bilinmezli bir takım olacaklardı. Göğüs kontrolü ve akabindeki harika volesi bir yana, Götze'nin o noktaya koşu atması zaten yeterince bilinmezliydi...

Almanya çok uzun zamandır büyük turnuvalarda en "takım" görüntüsünü veren takımdı. Aynı zamanda en tempolu, en lezzetli hücum aksiyonları olan bir takım. Aslında 2010'da da bu kupaya yaklaşmışlardı. İspanya karşısında takımın kilit oyuncusu Müller yoktu. Ve bugünlerde fazla fazla var olan "hamle oyuncuları" da biraz eksikti. Kısacası, elde ne Schurrle vardı, ne de Götze... Ama artık var, ve gelecek turnuvalarda da olmaya devam edecekler. Kilit adamların birçoğu genç, Draxler gibi sıra bekleyenler de cabası.



Ama eğer sadece finale odaklanırsak, Arjantin de kazanacak kadar futbol oynadı. Sabella'nın turnuva boyunca ortaya attığı mantık gayet idealdi. Dörtlü savunma ve önündeki üçlü orta saha çakılı oynuyor, golü bulma adına her şey Messi başta olmak üzere ilerideki üçlünün ayaklarına bırakılıyordu. Aslında Messi de bugünün şartlarında yeterince "tek adamlı takım" görüntüsü verdi. 86'daki Maradona etkisini beklemek fazla hayalcilik.

Futbol o günlerdeki kadar yavaş değil, ayrıca takımlar da o günlerde olduğu kadar kopuk oynamıyor. Örneğin efsane slalom golünü bugünlerde yapmak, teknik olarak imkansız. Çünkü zaten takımlar tek hat üzerinde savunma yapıyorlar, adamları teker teker yakalamak pek mümkün değil. Son olarak da Messi'nin İspanya'da kaç maça çıkıp, bu turnuvaya gittiğine de bakmak gerek. Bu kupa ona yakışır mıydı? Fazlasıyla... Artık 31 yaşında, yani üst düzey futbolunu son olarak sergileyeceği Rusya 2018'e bakacağız.

O zamana kadar orta sahaları Biglia'lara teslim etmeyecek (son dakikada Messi'ye attığı şey 'pas değiş iftira atmak' deyiminin tam karşılığıydı) bir jenerasyon yakalanması gerek. Ve tabi, gözümüz yeni bir Batistuta'da değil, onun gibisini bulmak zor ama en azından Crespo kadar büyük anlarda, sakince gol vuruşu yapacak santraforlar için de ilanları şimdiden basmak gerek. Yoksa o gün 35 yaşında olan Milito, o gün 39 yaşındayken de aranır!

Duygu Yok, Strateji Var




Aslında Brezilya’nın düştüğü durum, saklı bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: Futbol, gazla çalışan bir spor dalı değil…

Henüz Hırvatistan maçı başlangıcında Brezilya milli marşı söylerken futbolcuların yüzündeki hal, pek sağlıklı görünmüyordu. Çünkü bu oyun belki günden güne daha çok fiziki mücadeleyle oynanıyor ama aynı zamanda taktik akılla… Güvenilir bir stratejiye sahip olmak ve onu sakince uygulamak, üst düzey futbolun bir numaralı vazgeçilmezi. Ev sahibi Brezilya’ya karşı 8′inci gole yaklaşmış olmasına rağmen, yüz ifadelerine bakıldığında sanki daha önceki 7 gol sayılmamış gibi bir hal takınan Almanya’nın yaptığı şey buydu. Biraz Hollanda’nın da…

Sol bek, kanat, forvet: Blind!

Sakinlik demişken, Blind’in attığı golde vuruş öncesi kontrol… Sanki sol ayağının ucunda çivi varmış da, top önünde patlamış gibiydi. Turnuva boyunca harika oynadı, Van Gaal’in 5′li savunması onun ve Kuyt’ın enerjisi sayesinde çoğunlukla kağıt üzerinde kaldı. Çünkü onlar -özellikle de Blind- gerekli zamanda kanat hatta forvetti…

Bahsi geçen golde aynı zamanda yine Brezilya’nın savunma – orta saha arasına düşen bir topta çaresiz kalışı da var. Görüldü ki Thiago Silva sadece felaketi yavaşlatan bir kalkan olabilirmiş, mesele çok daha derin ve büyük. Kalitesizlik, forvet bölgesinde eski Ankaraspor’lu Jaba görülse kimsenin şaşıramayacak hale gelmesi değil sadece. Takım olarak ciddi şekilde skandal bir görüntü vardı. Elde “Neymar çıksın, alem Brezilyalı görsün” planı varmış, o kadar. Hırvatlar eğer ilk maçta atmosferden çekinmeyip, başlangıçta hücum etseymiş, Japon hakem bile onları gruptan çıkaramayabilirmiş.

Mascherano Olmak



Aslında Dirk Kuyt’ın maç sonrasında dediği doğru; “Tipik bir yarı final maçı.” Anormal olan dün geceki, Almanya gol tekrarlarıyla yeni gollerinin birbirine karıştığı maçtı. Genellikle Dünya Kupalarının tüm güzelliği grup maçlarında sergilenir. Sonrasında takımlar hücum etmeye çekinirler. Adlarında Hollanda, Arjantin yazılsa bile. Çünkü bu, dört yılda hatta kimileri için 20 yılda bir gelen bir şans. İşin “şansa” bırakılmaması gereken bir şans… Hatta mümkün olduğunda az şansa, yani penaltılara.

1994 yılında Roberto Baggio o efsane penaltıyı kaçırırken atlanan bir şey vardı. Baggio o penaltıyı atsa bile hala Brezilya’nın tur şansı büyüktü, yani biraz iş işten geçmişti. Futboldaki en büyük mantık hatalarından biri, takımın en iyi penaltıcılarını sona saklamak. Ya o noktaya kadar gelinmezse? Örneğin Hollanda, açılışı damarlarında kan değil buz dolaşan Dirk Kuyt açılışı yapsaydı, moralli başlayan taraf onlar olmaz mıydı? Vlaar’ın penaltısı kaçırılmış bir penaltıydı, Sneijder’in ise daha çok “kurtarılmış”… Romero’nun hakkını teslim etmek gerek, orada köşeyi tahmin etmekten fazlasını yaptı.

Bir gerçek var ki, nihayet Lionel Messi finalde… Her futbolseverin içinde bir uhde olmuştu bu hiç şüphesiz. Ve bunu sağlayan şey, en başta da Javier Mascherano. Robben şut açısı bulduğunda görüntüde dahi yoktu. Sadece birkaç metrelik mesafede yetişti ve sadece topa değil bir ülkenin kaderine yatarak müdahale yaptı. Mascherano olmak diye bir şey vardı ve biz onu gördük. Eğer olur da Arjantin bu kupayı alırsa, memlekette heykeli yapılacak an, o an…

1990′ın rövanşı olacak. Brehme, o gün Maradona’yı ağlatmıştı. Bakalım Rodriguez’in penaltısı sonrası neredeyse ilk kez bir insani tepki veren Messi, final sahnesinde neler yapacak…

Skorborda Bakmayan Takım




Müller Müller’liğini yapmış, Klose de tarihin en golcüsü olmuştu. Artık Almanya, daha maçın başları olmasına rağmen finaldeydi. Ancak yine de hiçkimse “Nasıl olsa maç koptu” diyerek ezber bir şut atmıyordu. En iyi gol açısı bulunana kadar pas! İlk golden, Schürrle harikası kadar her gol Almanya kokuyordu. Aynı takım disiplini, aynı ciddiyet… Bir tek Mesut’un sağda Schürrle boşken attığı şutun dışında. Orada pozisyon kaçtıktan sonra ettiği küfür de o vuruş tercihi de pek Almanca değildi…

Almanya için tarih boyunca “takım, disiplin” kelimeleri sıklıkla kullanılmıştır zaten. Ancak Dünya Kupası tarihinin hiç kuşkusuz en spektakürler sonucuna imza atan takımı artık bu basit kelimelerle özetlemek yetmez. Almanya, yetenek olarak da bu oyunun teknik tarafındaki ana vatanı Brezilya’dan kat kat üstündü. Brezilya, belki maça 13 kişiyle çıksaydı, denge o zaman sağlanabilirdi.

Mourinho’nun da maç öncesinde açıkladığı gibi, Thiago Silva Brezilya adına çok daha büyük eskikti. Ama Brezilya’da asıl kopukluk yaşanan bölge orta sahaydı. Defansla aralarındaki bağ oldukça mesafeliydi. Hal böyle olunca Khedira rakip kale etrafına sefer düzenlemeye başladı. Farkın hızlıca açılmasındaki kilit nokta bu. Cezayir gibi takımca alan savunması yaparsanız, Khedira’nın topla fark yaratmasını bekler ve onun tek zaafiyetinden faydalanırsınız. Ancak aksi durumda, onun temposu ve koşu devamlılığı devreye girer. Yani, en iyi özellikleri…

Bir Dünya Kupası yarı finali. Rakip, turnuva öncesinde çoğunluğa göre favori olan ev sahibi Brezilya. Skor, bir sanal oyunda ortaya çıksa “Bozuk bu!” denilerek geri idade edilecek kadar garip… 7-1! Futbol dünya üzerinde var oldukça hatırlanacak, hatırlatılacak ölümsüz bir maça şahit olduk, farkında mıyız?

9 numara


Arjantin – Belçika çeyrek finalinin başlangıcında bir sekron problemi yaşadık. Topa Lavezzi dokunuyorken spiker Caniggia’yı telafuz ediyor, ses neredeyse o kadar geriden geliyordu. Atılan golde de aynı sekron sorunu vardı ancak bu kez golün spoiler’ini veren bir ses değildi. Higuain’in o topa vurmadan önce şut pozisyonunu alışı… Zaten artık nesillerinin tükendiği söylenen klasik 9 numaraların bir numaralı özelliği değil midir bu? Hiç evelemeden, gevelemeden; golün kokusunu aldığı anda şutlamak!

Gol leziz, ancak onun haricinde de maçtaki en etkileyici performans Gonzalo Higuain’e aitti. Topu önde tuttu, Arjantin’in hücumda çoğalamadığı anlarda zaman kazandırdı, bazen de – teknik direktör Sabella’nın geriye doğru intihar ettiği pozisyondaki gibi- bizzat, tek başına gole yürüdü. Santrfor gibi santrforları ayrı bir seven bizlere, ilaç gibi gelen bir oyun oynadı.

Sabella’nın sisteminde Lionel Messi kaleden bir hayli uzakta kalıyor. Aslında bu, “Messi olmaktan da uzakta” anlamına gelmekte. Tarzına ters olsa da, Maradona rolüne daha yakın oynaması ve yine ciddi şekilde fark yaratması değerini daha çarpırcı şekilde ortaya koyuyor. Atılan golde, asisti yapacak Di Maria’nın koşuşunu yapması için orta sahada topla mini dans etti. Ancak asıl “Made in Messi” yazan işi, orta sahanın gerisinden Di Maria’ya attığı ara pasıydı. Pas da değil, adamı zorla topla buluşturmaktı o! Sanki top taksi çevirip, Di Maria’nın önünü kesmişti.

Di Maria’nın yokluğu, Hollanda maçında ciddi bir eksiklik olacak. Ki Hollanda savunmasının en çok zaafiyet gösterdiği anlar, kanatlarda topla kat edebilen oyunculara karşıydı. Avustralyalı Lecki’nin oynadığı futbol hala gözler önündedir… Artık Lavezzi için hayata dönme vakti. Yoksa Arjantin’in “sineğin yağını hesaplayan” bir teknik adama sahip Hollanda’ya karşı işi pek kolay olmayacak.

2018'de Görüşürüz!



Normal şartlarda grup maçlarından sonra Dünya Kupası’nın üst turları keyifsiz geçer. Öyle ki Fransa – Almanya maçında bile bir gol, maçı kilitlemeye yetmişti. Bu oyunu belki en iyi değil ama “en lezzetli” oynayanlar, Güney Amerikalılar. Onlara futbol çok daha fazla yakışıyor. Top teknikleri, oyuna olan aşkları, tribünlerdeki tutku… Brezilya ve Kolombiya arasında geçen maç, belgesel tadında bir çeyrek finaldi.

Bazı maçlarda özellikle topun uğramasını istediğiniz ayaklar vardır. Neymar ve James Rodriguez’de olduğu gibi. James’in Neymar’a nazaran farkı, estetik açıdan görsel şov sunmasının yanı sıra her hareketiyle sonucu değiştirecek bir iş yapabiliyor. Hatta şöyle de diyebiliriz, ayağına aldığı her topla bonservisine 100 bin euro daha ekliyor. İşin acıklı tarafı, maç boyunca taşıdığı topları Teofilo Gutierrez’e ulaştırmak zorunda oluşuydu. Falcao’nun varlığı, Kolombiya’ya bu rüyanın çok ötesinde şeyler yaşatabilirmiş.

Artık bu kadar kısa zamanda aksi pek mümkün değil, turnuvanın adamı James Rodriguez’dir. En azından gönüllerde öyle… Çünkü eğer mesele bir takımı taşımaksa, bunu turnuvanın başından beri yaptı. Göz yaşları hayal kırıklığından çok, yarım kalmış gururun eseriydi. Ama üzülmesin, 2018′de o ve takımı çok daha güzel olacak. Hele de etrafına Quintero’yu da ekleyince… Çocukluk arkadaşı Quintero da yetenek olarak pek aşağı kalır gibi değil, bunu zaten U20 şampiyonasında da ispatlamıştı. Dün de oyuna girdikten sonra oldukça hareket getirdi, hücumlara akıl kattı. Attığı yan paslar bile ayrı bir estetik kokuyordu.

Penaltının kahramanı Bacca, topla hareketlenme açısından oldukça değerli bir forvet. Pekerman’ın onu 11′de Teofilo’nun yerine başlatmaması, oldukça büyük bir hataymış. Hatta Serie A’da iyi bir kenar forvet örneği sergilemesine rağmen Kolombiya oyun formatı içinde kendini pek fazla gösteremeyen Ibarbo’nun yerine de Quintero yazılabilirmiş. Ne kadar topla yetenekli adam, o kadar fark… Bunu son dakikalardaki oyun kanıtladı.

Şu ana kadar çeyrek finallerde sadece duran toplardan gol atıldı, ama içlerinden biri fazlasıyla özeldi: David Luiz! Ölü yaprak vuruşu desek değil, kesme desek değil… Ayağının içiyle çizgi filmlerde görülecek bir şut çıkardı. Top bir anda, helikopterden atılan erzak varili gibi kaleye indi. Ve bu adam bir de utanmadan stoper! Mucizevi bir goldü. O mucizevi gollerden, Thiago Silva ve Neymar’sız çıkılacak Almanya maçında daha çok ihtiyaç olacak.

2018 Kolombiya'sında, Yepes'ten doğacak boşluğun varisi de hazır gibi: Pedro Franco

Bitmeyen Üç Dakika



Genellikle basketbola uzak insanların o oyun için “son çeyreği izle, kapat!” önerisi, galiba bazı futbol maçları için de geçerli olacak… O son dakikadaki Dzemaili’nin direkten dönen pozisyonundan sonra Arjantin’de yeni bir nüfus sayımına gitmek gerek. Korkutucu bir rakamla karşılaşabiliriz. Sıradan bir 118 dakikanın, unutulmaz bir finaliydi. Hele ki o bitmeyen 120+3 dakika, dünya futbol tarihinin en acayip hikayesine tanıklık etmiş olabilir. Neler yaşandığının en güzel özeti, maçı anlatan Yalçın Çetin’in bir repliği:
“Benaglio, sıyrılırsa tehlike olur!”
Messi bir keresinde “En öne çıkan özelliğin nedir?” sorusuna, “Kararlılık” cevabını vermişti. Topla hareket ettiği anda kararını çok net veriyor ve asla yarı yoldan dönmüyor. Kötü bir şut tercihi yok, harika yeteneklere sahip olmasına rağmen zorlama çalıma girmek yok… Nitekim, Di Maria’ya asist yaptığı pozisyona rakibi yara, yara geçmesine rağmen bizzat kahraman olmayı tercih etmedi. Çünkü o Messi’ydi. Varsın golü, estetik bir çalımı gereksiz rabona hareketiyle süslemek isteyen Di Maria atsın ve top kaybı yaşama rekoru kırdığı maçım görünürdeki kahramanı olsun.

2006 ve 2010 yıllarındaki Arjantin’in Messi adına “takım kötüydü, çocuk ne yapsın?” bahanesi vardı. Yine biraz var… Arjantin, top rakibe geçtiği anda takım halinde hareket edemiyor, önde baskı uygulayamıyor. Böyle olunca Messi, Barcelona’daki gibi ani kapılan toplardaki cezalandırıcı kimliğinden uzak. Her pozisyonu sıfırdan üretmek zorunda. Zaten o da bunu yapıyor. Messi, bu turnuvada yeterince Maradona’lık yapıyor… 

Çeyrek final eşleşmesi oldukça lezzetli oldu: Arjantin – Belçika. İki adet savunma yapmayı pek beceremeyen ama harika hücumlar gerçekleştirebilen takım. Arjantin’in o hücumları daha kolay sonuca çevirecek silahları var. Ve elbette, Di Maria’nın golünden sonra gök gürültüsü sesi çıkaran tribünleri… Söz konusu futbol olunca, adamlara sevinmek bile yakışıyor!
Related Posts with Thumbnails