Nasıl Bir Film: Al final Del tunel (2016)





El Cuerpo’dan sonra İspanyol sinemasında, özellikle gerilim filmleri kategorisinde izlenmedik film bırakmadıktan sonra Al final del tunel ilaç gibi geldi diyebilirim. Gerçi bu yapım İspanyol oyunculardan destek almış bir Arjantin filmi. Ancak konunun orjinalliği, temposu, sürükleyiciliği anlamında İspanyol gerilim, suç filmleriyle birçok benzerlik taşıyor.

Filmdeki kahramanımız Joaquin, ailesini kaybetmiş, tekerlekli sandalyeye bağlı bir bilgisayar uzmanı. Kiraya verdiği üst kata, kız çocuğuyla birlikte bir kadın taşınıyor. Ancak asıl mevzular yan dairede kopuyor. Oradan “o sakat adam durumu çakmadı değil mi?” gibi sesler duyunca, bilgisayar yeteneklerini konuşturarak, orada neler olup bittiğine daha yakından şahit oluyor ve olaylar gelişiyor.
Çok iyi bir tempoya sahip film, 2 saati bu kadar iyi dolduran filme az rastlanır. Hele de suç, gerilim türünü sevenler kaçırmasın derim.

Spoiler: Aşağıdaki kısmı filmi izledikten sonra okusanız daha iyi.
Ne zaman ki “eee, bu niye polisi aramıyor ki, artis mi?” sorusuna, Joaquin’in o çalınacak parada gözü olduğunu öğrenince cevap bulduk, işte o zaman film baya değişti. Sonrası aktı, gitti resmen. Parçalar birbirine çok iyi oturmuştu, kaybolan saatin bile farklı bir anlamı çıktı. Ki o saati ararlarken sanki kamera fark edilecek gibiydi, güzel ters köşe.

Bu tip filmlere “psikolojisi bozulmuş küçük çocuk” konması biraz zorlama oluyor ama Betty’nin de kaos sahneleri için rolü büyüktü şaka maka. Yine de Joaquin, “yooo onlar gittiler” derken uyuz uyuz arkada belirmesi çok sinir bozucuydu, kabul edin. Yalnız ben en çok da Galereto karakterini tuttum. Kötü adam sıfatı bu kadar mı oturur. Tekel bayiine sigara almaya gitse, kasayı teslim edersin. Öyle bir tip var.

Nasıl Bir Film: Bolgen (2015)


Sizi bilmem ama felaket filmleri benim oldukça ilgimi çekiyor. Keza hayatta kalma filmleri de öyle. Evde sıcak sıcak otururken, oradaki zorlu koşulları, mücadeleyi falan izleyip, "orada atsa kendini denize kurtulurdu aslında..." gibi akıl vermek güzel tabii. Norveç yapımı Bolgen de bir felaket filmi.

Film, her zaman için tsunami riski taşıyan bir kasabayı konu alıyor. Eski bir uzman olan Kristian, dağın hareketlerinden kuşkulanarak, sürekli farkındalık yaratmaya çalışıyor. Çünkü şayet korktuğu şey olursa, 85 metre yükseklikteki bir tsunami kasabayı yutacak ve insanların o dalgadan kaçması için sadece 10 dakikası olacak.

Efektlerle çok boğulmasa da (ki bence bu daha güzel bir şey) filmde bazı sahneler görsel anlamda oldukça etkileyici. Hatta Norveç’in doğası bile başlı başına filmi izleme sebebi. "Ailesini kurtarmaya çalışırken Superman'e bağlayan baba" gibi klişeleşmiş bir olgu içerse de; her dakikası dolu, çok abartıya kaçmayan, gayet izlenebilir bir film olmuş.

Spoiler uyarısı: Alttaki paragrafı filmi izledikten sonra okusanız daha iyi.

Filmde en çok dikkatimi çeken şey, kaçış anında arabaların sol şeridi işgal etmemesi oldu. 10 dakika içinde kasaba yok olacak, abiler hala trafik kuralları derdinde. Kornaya basıyorlar falan. “Felaket anında da olsa trafik kurallarına uyun!” gibi bir kamu spotumuydu, yoksa hakikaten insanlar orada böyle mi bilemedim. Burada olsa bırak sol şeridi, arabaların üstünden üçüncü bir şerit açılır o hengamede. 

Kahramanımız arabanın içindeyken, dalganın arabayı yuttuğu sahne baya iyiydi. Keza salla şehre geri dönüşü ve orada karşılaştığı manzaralar falan, baya gerçekçiydi. İyi filmdi iyi. Ayrıca, finalde babasını kurtarmış gibi olsa da o çocuğa hala uyuz oluyorum. 

Nedir bu Kalem Sahası?



"Ooo, naber ya?" 

Farkındayım, çok sihirli bir cümle kurdum. Uzun süredir görüşmediğiniz bir insanla ilk karşılaştığınız zaman, "ooo naber yaa?" diye gevşek ve sıcak bir hal hatır sorma patlatırsanız, arada geçen onca görüşmeyen zamanın hesabı sorulmaz. Ya da daha az sorulur. Mesela, "naber yaa?"nın peşine direkt olarak alakalı, alakasız bir konuya girerseniz olası sitemleri de engellemiş olursunuz. "Oooo naber yaa? Babel'i almışız diyorlar?"

Eee naber, nasılsınız? İyiyim ben de. Buralardan uzak kaldım ama hiç unutmadım ne yalan söyleyeyim. Yazmakla, hatta futbolla alakalı daha profesyonel işler yapmaya başladım, hayatımı da bir şekilde kazanıyorum ama buranın tadı hakikaten başka. O yüzden dükkanı tekrar açtım tadilat sonrası. Selam olsun.

Şimdi "Kalem Sahası"nı görünce, "sen hayırdır ya?" demeyin. Yazan yine Cartalete olacak ama blogun adında böyle bir değişime gittim. Çünkü istatistiklerde şöyle şeyler gördüm, "evdeki ses" aramasıyla bloga gelenler olmuş... O yüzden daha akılda kalıcı bir blog adı fena olmaz diye düşündüm. Luís Filipe Madeira Caeiro'ya kısaca FİGO demek gibi yani.

Bir farklılık olarak blogda sadece futbol yazmayacağım, sağ kategorilerde gördüğünüz üzere bazı kategoriler var, oralara da bir şeyler serpiştirmeye çalışacağım bakalım. Mesela sinema... Ama öyle "gerçekten tam bir Haneke filmiydi..." gibi yazılar değil, daha bir "nasıl filmdi baba?" sorusuna cevap olacak düzlükte şeyler olacak. Ha keza gezi yazıları da öyle. Onun dışında "çaylık" küçük hikayeler, nostaljik muhabbetler, falan. Tabii futbol da olacak. Radicioiu (yukarıdaki abi) bölümü, futbol bölümü oluyor. Çünkü bu manyaklığın kaynağı Amerika 94'e ve oradaki idollere dayanıyor. O zamanlar çocuk olup, hala Radiciouiu'yu hatırlayan (her seferinde adını farklı yazıyorum) bir ben kalmışımdır muhtemelen. O yüzden bu isim öyle bir saygıyı hakketti.

Neyse, görüşmek üzere. Ben buralardayım.

Kara Tren: Daniel Amokachi

Mayıs 1996, sezonun son derbisi Beşiktaş ile Galatasaray arasında oynanıyor. Ligin bitimine sadece bir hafta var. Haliyle, gerilimi yüksek bir derbi olması bekleniyor. O güne kadar son altı sezonda sadece bu iki takımdan biri şampiyon olmuştu. Ancak görüntü hiç de beklenildiği gibi değil. Zirvesinde Fenerbahçe ve Trabzonspor’un kapıştığı ligde hem Beşiktaş, hem de Galatasaray çok erken havlu atmış, yıllar sonra bu ikili “gazozuna derbi” maçında karşı karşıya gelmişti. İnönü’de sadece kapalı tribün doluydu ve o kalabalıktan çıkan tek bir ses vardı: “Kuntz! Kuntz! Kuntz!”
Beşiktaş’ın geleneklerinden biridir; kötü giden sezonda mutlaka en az bir kahraman bulunur. Siyah-beyazlıların şampiyon Fenerbahçe’den 12 puan geride, üçüncülükle yetindiği 1995-96 sezonundaki kahraman da Stefan Kuntz’tu. Ne var ki Alman golcü, o Galatasaray derbisinde attığı golle Beşiktaş taraftarına teşekkürle birlikte veda ediyordu. Yeni sezonda Beşiktaş’a yeni bir kahraman gerekecekti. Tribünlere “Top bir an önce ona gitsin” heyecanını yaşatacak, takımın üstündeki kara bulutları dağıtacak ve en önemlisi de yaratacağı havayla Beşiktaş’ı yeniden “zirve takımı” yapabilecek bir isim… 
“Beşiktaş’ta çalışmadan önce Türkiye Milli Takımı’ndaydım. Dünyanın birçok yerine gitmiş, geniş bir futbolcu portföyü oluşturmuştuk. Beşiktaş’ta göreve gelince üç yabancı hakkımdan birinin kim olacağını biliyordum!” diyor dönemin Beşiktaş Teknik Direktörü Rasim Kara.
İtalya’da düzenlenen 1990 Dünya Kupası’yla birlikte, Afrika takımları artık büyük turnuvalarda söz sahibi olmaya başlayacağını hissettirmişti. Aynı yıl Daniel Amokachi de henüz 18 yaşında Nijerya Milli Takımı’yla Afrika Kupası’nda sahne alıyordu. Oynadığı maçlarda gösterdiği performans, kendisine Avrupa kapılarını açmaya yetecekti. Belçika şampiyonu Club Brugge, onu Nijerya’daki takımı Ranchers Bees’ten transfer etti. Amokachi, buradaki ilk yıllarında genellikle Brugge’un altyapı maçlarında forma giydi.
Daha sonra A takımda aldığı sürelerle kendisini kanıtlamaya başlayan Nijeryalı, 1991-92 sezonunda asıl patlamasını gerçekleştirecekti. Takımının Kupa Galipleri Kupası’ndaki en golcü oyuncusu olan Amokachi, Club Brugge’ün Belçika şampiyonluğunda da büyük pay sahibiydi. O yıl ilk kez verilen Belçika Siyah Ayakkabı Ödülü (ligin en iyi Afrikalı oyuncusuna verilen ödül) de beklendiği üzere Amokachi’ye gidecekti. 
Nam-ı diğer “Kara Boğa” için artık Şampiyonlar Ligi vaktiydi. Kulüpler bazında Avrupa futbolunun en iyilerinin sahne aldığı büyük organizasyon, yeni adıyla o yıl ilk kez düzenleniyordu. Club Brugge, grup maçında kendi evinde Lokomotiv Moskova’yla karşı karşıyaydı. Savunma arkasına sarkan Amokachi’ye atılan ara pasında top koşu yoluna değil, arkasına doğru gitmişti ama onun için fark etmedi. Hemen yüzünü topa dönüp vitesi beşe takmış, kaleciyi de çalımlayarak ağları bulmuştu. Bu gol, Şampiyonlar Ligi’nin de ilk golü anlamına geliyordu. Club Brugge, o maçı Amokachi’nin golüyle kazanmasına rağmen grupta üçüncü olarak elendi, sezon sonunda lig şampiyonluğunu da Anderlecht’e kaptırdı. Buna rağmen, o sezon gösterdiği performansla Belçika Siyah Ayakkabı Ödülü’ne tekrar sahip olacaktı. Artık onu bekleyen şey, her futbolcunun düşlerini süsleyen sahneydi: Dünya Kupası!
Amokachi dışında Yekini, Amuneke, Siasia, Okocha, Uche, Oliseh gibi isimlere sahip olan Nijerya, turnuvada “sürpriz yapabilecek takımlar” arasında gösteriliyordu. Arjantin, Bulgaristan ve Yunanistan’ın olduğu grupta sadece Tangocular’a yenilip, diğer maçlarını kazanarak averajla grubu lider tamamlayan Nijerya, beklentilere karşılık vermeyi başarmıştı. Gruplarda atılan gollerin ikisi Amokachi’ye aitti ve Kara Boğa’nın iki golü de buram buram “Amokachi” kokuyordu.
Nijerya, sonraki turda “İtalya görünümlü Roberto Baggio” karşısında elenerek Dünya Kupası’na veda etse de Amokachi için artık zirve görülmüştü. O yıl Afrika’da Yılın En İyi Futbolcusu ödülünde üçüncü oldu. Onu geçen isimler Weah ve Kanu’ydu. Artık büyük kulüplerin gözdesi haline gelmişti, adı en çok da Juventus’la geçiyordu ama onun tercihi, Everton oldu. 
“Premier Lig’de oynamaya sıcak bakıyordum ama arkadaşlarım bana Everton’ın ırkçı bir kulüp olduğunu ve oraya gitmem durumunda kulübün ilk siyahi oyuncusu olacağımı söylüyordu” diyerek o günleri hatırlayan Amokachi, her şeye rağmen Everton formasını giyecekti. Nijeryalı, kendisine gelen uyarıların aksine Everton’da çok iyi karşılandı. Kısa zamanda taraftarların sevgilisi oldu, hatta ona “Kara Tren” lakabı takıldı. Güçlüydü, topla hızını aldığında durdurulamazdı. Premier Lig’de de farkını göstermeye başlamıştı.
Ne var ki Premier Lig’in temposu ona biraz ağır gelmeye başlayacak, sonraki haftalarda yedek kalacaktı. “Everton’a geldiğimde yeterince güçlü olduğumu zannediyordum ama işin aslı öyle değildi. Çok çalışmalıydım” diyor Amokachi.
Amokachi, Everton formasıyla, kendi tabiriyle “dönüm maçı”nda Tottenham’la oynanan FA Cup yarı finalinde tanışacaktı çünkü Daniel o maçta sahaya “kaçak” girerek kendi şansını yaratıyordu!
Everton’lı Paul Rideout sakatlık geçirince Amokachi, teknik direktörü tarafından ısınmaya gönderilmişti ancak Nijeryalı’nın amacı artık sadece ısınmak değildi. “O sıralar çok formdaydım, şans gelmesini bekliyordum; dayanamadım ve kendi fırsatımı kendim yarattım. Antrenörümüz beni ısınmaya yollamıştı ama henüz Paul’ün tedavisi bitmemişti. Bense hemen ısınıp, oyuna girmek için kenara gelmiştim. Fakat Paul iyiydi, devam edebilirdi. Buna rağmen dördüncü hakemin onayını alıp oyuna girdim!” 
Evet, Amokachi sahaya plansız, hatta izinsiz şekilde girmişti. Ancak maç sonunda onu hiçbir ceza beklemiyordu çünkü attığı iki golle Everton’ı finale çıkardı! O sezon Everton, finalde de Manchester United’ı mağlup ederek kupaya uzandı. Zaferin perde arkasında, belki de Amokachi’nin Tottenham maçındaki başına buyruk cesareti yatıyordu. “Kulüpte iki müthiş sezon geçirdim ve hiçbir şeyden pişman değilim!”
Amokachi, 1996 yazında Olimpiyat Oyunları için yeniden Nijerya forması giydi. Nijerya’nın finalde Arjantin’e karşı kazandığı maçta bir de gol atarak yıldızlaştı. Ne var ki Everton’dan “Bekleneni veremediği” gerekçesiyle gönderilecekti. Beşiktaş ve Rasim Kara, tam da bu anı bekliyordu! Amokachi, sadece 1 milyon 750 bin pound karşılığında Beşiktaş’a transfer oldu. Dünya Kupası’nda sahne almış, Everton’la FA Cup kazanmış, Olimpiyat Oyunları’ndan altın madalyayla dönmüş futbolcu, henüz 24 yaşındayken Türkiye’ye geldi. Aslında ne denli büyük bir transfere imza atıldığı çok geçmeden, Beşiktaş’ın Avrupa kupalarındaki rakibi Dinamo Minsk’le oynayacağı maçta anlaşılacaktı.
Fark yaratacak oyuncu, formayı giyer giymez kendisini belli eder. Amokachi de bunu yapmıştı. Aldığı her topla soluğu kalede alıyor, güçlü driplingleriyle stoperleri omzunda taşıyordu. Ona bahşedilen “Kara Boğa” lakabını sahada attığı her adımla hak ediyordu. “Afrikalı futbolcular genelde disiplin sorunu yaşatır ama Amokachi beni hiç üzmedi” diyor Rasim Kara. “Antrenmanlara en erken gelen, en çok çalışanlardan biriydi. O sıkı çalışmayla gol ve averaj rekoru kırdık, derbi kaybetmedik.” Beşiktaş o sezon gol atmayı ciddi anlamda alışkanlık haline getirmişti. Ertuğrul, Oktay, Sergen, Şifo Mehmet gibi eksiksiz hücum silahlarının da yardımıyla, Amokachi özellikle evinde oynadığı maçlarda 1 gol ortalamasını tutturmuştu.
Nijeryalı, o takımın en sivrilen ismiydi. Rasim Kara’ya göre onun takıma artısı, sadece sahadaki futboluyla da sınırlı değildi. “Maçlardan önce soyunma odasında takıma tempo tutturup dans etmeye başlardı. Sonra da ayakkabısını çıkarıp para toplar, o parayı da malzemecilere verirdi. Sayesinde maça çıktığımızı bile anlamazdık!”
Beşiktaş aradığı kahramanı bulmuştu. Amokachi, en çok da “büyük maçların adamı” olmasıyla adını büyük harflerle kazımıştı. Beşiktaş, 1996-97 sezonunda şampiyonluk yolunda Galatasaray’la kıyasıya kapışırken, UEFA Kupası’nda da son 32’ye kalmayı başarmıştı. Amokachi, Avrupa kupalarında da oynadığı futbol ve attığı gollerle fark yaratıyordu ancak sadece küçük bir an hariç! Valencia ile eşleşen Beşiktaş, ilk maçını deplasmanda oynuyordu. Maç 0-0 devam ederken Amokachi, arka direkte bomboş kaleye karşı topla buluşup üstten auta gönderdi. Beşiktaş, o anda golü bulsa belki Valencia’yı da elemeyi başaracaktı.
Amokachi her şeye rağmen ciddi damga vurduğu bir sezon geçiriyordu. Tek derdi, ülkesine gittiğinde dönmek istememesiydi. Yine öyle bir zamanda Beşiktaş, kritik Fenerbahçe derbisine çıkacaktı. Maç günü gelmesine rağmen Amokachi ortalıkta yoktu çünkü hâlâ uçaktaydı!
“Bir gün ‘Ailevi bir sorunum var, ülkeme gitmem şart’ dedi. Annesi kanser hastasıymış. Uçağı rötar yaptığı için Fenerbahçe maçına yetişemeyecekti” diyerek hatırlıyor o günü Rasim Kara. “Maçtan önce futbolculara ‘Amokachi yetişirse onu oynatacağım, tüm sorumluluk benim’ dedim. Maçtan 1 saat önce uçağı indi, direkt soyunma odasına getirildi. ‘Nasılsın?’ dedim. ‘15 saatlik yoldan geliyorum ama isterseniz oynarım’ dedi. 60 dakika oynattım, o çıktıktan sonra Ertuğrul’un golüyle maçı kazandık. Kazanamasak ciddi sorun yaşardım!”
Daniel Amokachi ise özel uçakla yetiştiği derbiyi şöyle hatırlıyor: “Tabii hiç kimsenin geleceğimden haberi yoktu. Herkes maçta Amokachi’nin olmadığını düşünüyordu. Sonra kadrolar açıklandığında benim adım da anons edilince taraftar bir anda ne olduğunu şaşırdı! Çok güzel bir hatıraydı.”

Beşiktaş o sezon şampiyonluğu kıl payı kaçırsa da, bir sonraki yıl tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi’nde sahne almayı başaracaktı ve tabii o kadroda Amokachi de vardı. Bu turnuvaya pek de yabancı olmayan Daniel, grup maçlarında yine bilindik resitallerini sunuyordu. Özellikle Beşiktaş’ın Paris Saint-Germain’i 3-1 yendiği unutulmaz maçta, ağır sahaya rağmen durdurulamıyordu. Ertuğrul o maçta son golün sahibiydi, golün yaratıcısı ise PSG savunmacılarını metreler boyu sürükleyen Kara Boğa! 
Amokachi, 1998 Dünya Kupası hazırlıkları için Nijerya kampına gittiğinde formunun zirvesindeydi. Beşiktaş, yıldız forvetini bu kez dünyanın en büyük sahnesinde izleyecekti. Ancak Amokachi, hazırlık turlarında yaşadığı diz sakatlığıyla turnuvaya başlamadan veda etti. Sakatlık tahmin edilenden daha da ciddiydi. Gücünü süratinden ve çabukluğundan alan Daniel, artık dizine güvenemiyordu. Sürekli nükseden sakatlık, onu zayıf düşürmüştü. Sonraki sezon bazı maçlarda sahne alıp, iki gol attığı efsane Fenerbahçe derbisini yaşasa da sahadaki Amokachi, eski Amokachi değildi. Takıma dönmek için çok çabalasa da dizi artık ona şans tanımayacaktı. Henüz 27 yaşındayken futbol hayatını noktalamak zorunda kaldı. Daniel Amokachi hikayesi, birçok anlamda yarım kalmıştı. 
Amokachi’nin Beşiktaş formasıyla dolu dolu oynadığı sadece iki sezon var. Buna rağmen hem kulüp tarihine, hem de taraflı tarafsız tüm futbolseverlerin zihnine adını kazımayı başardı. Beşiktaş’a ondan sonra birçok yıldız forvet gelecek ama onun yeri hep ayrı kalacaktı. Yıllar sonra İstanbul’a davet edildiğinde, “Ayrılmadan kısa bir süre önce Nouma’yla birlikte çalışma şansımız oldu. Futbolu hepimizin bildiği gibi çok iyi. Demba Ba zaten çok iyi bir oyuncu ama Amokachi bir tane! Dolayısıyla Amokachi’nin farkını sizler de biliyorsunuz. Ben Kara Boğa!” diyordu Nijeryalı. Ve haklıydı; Daniel Amokachi bir taneydi ve hep birileri ona benzeyecek, benzetilecek ama tekrar onun gibi birisi gelmeyecekti… 
Bu yazı ilk olarak FourFourTwo Ekim Sayısı'nda yayınlanmıştı.