Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka



Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü vermeyen Crystal Palace bu sezon da kendisinden bahsettirecek. Roy Hodgson’ın takımı özellikle hızlı hücum geçişleriyle fark yaratacak gibi. Geçtiğimiz hafta Michael Seri ile beslenen Fulham orta sahasına karşı bile bunu sıkça yaptılar. İşte o çabuk hücumların belki de bir numaralı yıldızı aslında bir sağ bek olan Aaron Wan-Bissaka’ydı. Şimdiden söyleyeyim, oyuncu gerçekten gelecekte dünyanın bir numaralı sağ bek adayı. Peki neden?

“Senin hücumun aslında benim kontratağım!”


Wan-Bissaka 1997 doğumlu ve takımının alt yapısından yetişmiş bir oyuncu. Kongo asıllı hatta ülkesinin U20 takımında da bir kez forma giydikten sonra İngiltere’yi seçti ve şu sıralar İngiltere U20’de aktif olarak rol alıyor. Geçtiğimiz sezon ligin sonlarına doğru bir aylık sürede şans bulmuş ve o kısacık zamanda gösterdiği performansla kulübünde “ayın oyuncusu” seçilmişti. Yani, aslında gelişinin ayak sesleri o zamanlardan belliydi.

Onun en büyük özelliği maç içinde inanılmaz tempolu oluşu. Sağ bek bölgesindeki yerini kaybetmeden, top rakibe geçtiğine asla boşluk bırakmadan hücuma destek veriyor. Çünkü geri dönüşleri çok hızlı. Genellikle hücumda etkili bekler için savunma tarafı kafalarda soru işareti olur ama Wan-Bissaka hücumda ortalama bir oyuncu olsaydı bile yine Premier Lig sağ beki olurdu sırf savunma tarafıyla. Ters kademlerde mutlaka rakibinin bir adım önünde oluyor. Birebirlerde savruk müdahalelerden kaçınıp, hızına güvenerek rakibinin açısını kaybetmesine zorluyor.

Daha önce Can Çalışkan, Marcelo için “sol her şey” tabirini kullanmıştı. Wan-Bissaka’yı da aynı tabirin sağ taraf versiyonunu kullanarak, yani “sağ her şey” olarak tanımlayabiliriz. Sağ bek görünümlü ama sahada mitoz bölünüp pas oyununda sağ orta saha, hücumlarda da sağ açığa dönüşebiliyor aynı anda. 

via GIPHY

Oyun tarzıyla her zaman rakibine şöyle bir tehdit savuruyor sanki: “Siz bana hücum ettiğinizi sanıyorsunuz ama aslında bu benim kontratağım!”.  Şöyle ki, topu kaptığı anda hiç bekleme yapmadan hemen boşluğu driplingle değerlendiriyor. Yukarıdaki gif son maçtan ve bahsettiğim özelliğine harika bir örnek, bunu çok sık yapıyor. Asıl değerli özelliği ise sadece driplinge bağımlı hücumcu olmayışı, gerekirse merkeze doğru hareketlenerek basit paslarla da takımının atak başlangıcı olabiliyor.

Sarri ve Guardiola “Kaç para bu Wan-Bissaka” dedi bile


Aaron Wan-Bissaka yaşına göre inanılmaz kuvvetli ve maç içinde devamlılığı olan bir oyuncu. Genellikle İngiliz alt yapısından yetişen 97’li ve sonrası kuşağı böyle oluyor, alt yaş kategori turnuvalarda da bunu hissettirmişlerdi. Gerçekten kusursuz bir sağ bek olması adına hiçbir nedeni, hiçbir eksiği yok. O nedenle gelecekte “dünyanın en iyi sağ beki” gibi iddialı bir cümle kurmaktan kaçınmadım.

Bu sezon eğer bir sakatlık yaşamazsa sürekli oynayacak ve gelecek yaz hatta kış transfer döneminde adını daha sıkça duyacağız. Hatta Dünya Kupası performansını gördükten sonra “Acaba Walker’ı stoper mi yapsam?” diye düşünmeye başlayan Guardiola ve Chelsea’de oyun formatına tam olarak uygun bir sağ bek bulamayan Sarri, muhtemelen gözünü şimdiden ona dikmiştir. Bakalım zaman neler gösterecek. Şansın ve driplinglerin bol olsun Bissaka.

Organik Target Striker: Islam Slimani


Çok değil, 90’larda çocuk olanlar için o dönemde bizzat elinin altında olan şeyler bugün “organik” etiketiyle 4-5 katı değerli bir hal aldı. Sahiden sadece domates, salatalığın değil sağlıksızlık abidesi peynir & soğanlı cheetos bile o günlerde daha lezzetiydi sanki. Hatta ve hatta golcülerin tadı bile başkaydı. Evet, konuya sert bir geçiş yaptığım futbol mevzusunda da o günlerde golcülük, her şeyden önce bugünün ifadesiyle “target striker” olmaktan geçiyor, zaten genellikle transfer rekorları da yine bu bölgede kırılıyordu. 2000’lerin sonu, 2010’ların başında “kısa forvet” ve sahte 9 zehirlenmesi yaşasak da artık yeniden o fizikli, sırtı dönük oynamayı beceren, etrafındaki oyunculara duvar olan target striker’lar revaçta. Çünkü artık herkes çok iyi alan savunması yapıyor ve sen Liverpool ya da Manchester City gibi temponla, beklerini bile ceza sahasına sokmanla, topu önde kazanmanla fark yaratamıyorsan, bir noktada “savunma dağıtıcı” santrfora ihtiyaç duyuyorsun.

Islam Slimani tam da bu sebeple çok da genç bir oyuncu değilken ve piyasalar bugünkü kadar çıldırmamışken 30 milyon euro karşılığında Leicester City’e transfer olmuştu. Çünkü bu tarzdaki santrforlarda seçenek çok azdı. O dönemde ben Slimani’nin bir tık overrated olduğunu ve Premier Lig için hareketlilik temposunun çok da yeterli olmayacağını düşünüyordum. Ama söz konusu şey Süper Lig olunca, işler değişiyor.

“Hepsinden biraz var mı? Yükle!”


Slimani’nin hiçbir özelliği top seviyede değil. Yani başka bir oyuncunun özelliğine betimleme yapmak için “çok iyi” anlamında örnek verirken hiçbir zaman “Slimani gibi” diye söze girmeyiz. GORA’da Arif’in yaptığı gibi, Commodore 64 sandalyesine oturtmuş ve santrfor için olması gereken her özellikten 250’şer gram yükletmiş kendisine.

Hava toplarında 1.88 uzunluğundaki boyunun verdiği doğal avantajla gayet iyi. Ama kafa vuruş yeteneği muhteşem değil. Mesela Pascal Nouma, Jardel hatta Nobre gibi oyuncular baya kafasıyla plase şut çıkarırdı. Sırtı dönük oyunda stoperini arkasına alarak ayakta kalıp, kendisini boşa çıkaran oyuncuya pası atacak kuvveti var ki bu özellikle Giuliano’yu ilgilendiren bir özellik.

Islam Slimani’nin kısa zamanda değerli bir oyuncu seviyesine gelmesinin en büyük nedeni, tüm bu fizik artılarının dışında asla hantal bir oyuncu olmayışı. Hatta direkt hücumlarda, kontrataklarda bile etkili olabiliyor. Hem koşu süratiyle hem de topu ayağına aldığında hızlı karar almasıyla. Yani Fenerbahçe’nin topun arkasına geçip, çabuk hücumlara döndüğü zamanlarda da rakibi kendi ceza sahasına itip, baskı kurduğu anlarda da ideal bir 9 numarası olacak.

Ayew, Barış ve Giuliano artık daha “golcü”


Slimani, 2015/16 sezonunda Portekiz Ligi’nde 27 gol atsa da aslında hiçbir zaman “golcülüğü” ile önplana çıkmadı. Daha çok yukarıda bahsettiğimiz “organik target striker” rolüyle bir takımın en ileri uçtaki harika bir tamamlayıcısı oldu. Gol vuruşları ortalamanın üzerinde aslında, saçma bir gol kaçırmaz genellikle yüzdelidir. Ama durduk yerde gol atan bir oyucu da değil. Örnek olarak Demba Ba, Niang gibi oyuncularda o sürprizli işler vardı. Ortada bir şey yokken bir anda skoru değiştirebiliyorlardı. Slimani daha çok “ne verirsen onu alırsın” golcüsü, iyi bir hücum yapısı içerisinde sivrilecek ve en çok onun varlığı etrafında oynayacak Ayew, Barış ve Giuliano’nun performansını etkileyecek.

Giuliano zaten tam olarak en ileri uçtaki 9 numaranın duvar olmasından faydalanan bir ikinci forvet gibi. Slimani’nin tek topla bıraktığı pasları yine tek vuruşla tamamlamak onun için şu sıralar sinemaya gitmek gibi bir hobi olacak. Onun dışında Ayew ve özellikle Barış, hücumda topsuz koşuları baya etkili kenar oyuncuları. Rakip savunmanın odak noktası Slimani iken kendilerini boşa çıkartacaklardır. Hatta Slimani de etrafında koşu yapan oyuncuları kilit pasla ödüllendiren bir oyuncu, kendisine yükletilen kasette o özelliği de koymuşlar.

Sonuç olarak Islam Slimani’nin bir gün mutlaka Süper Lig’de forma giymesi kaçınılmazdı, çünkü her haliyle direkt olarak bir Süper Lig santrforu. Bakalım asıl Falcao ne zaman gelecek?

Denge Soslu Tosic: Enzo Roco





Zago – Ronaldo – Ahmet Yıldırım üçlüsü sonrasında kısa bir Sivok – Zapo, Sivok – Ferrari serabı, ama genel olarak büyük bir boşluk… Beşiktaş, 3 yıl öncesine kadar stoper konusunda baya karın ağrısı çekiyordu. Ancak Rhodolfo – Ersan sonrasında gelen her tandemde belli bir kalite vardı. Hatta kalitenin ötesinde bu bölgedeki satışlarla önemli bir para da kazanıldı; toplamda 30 milyon euro’ya yakın bir stoper satışı, bizim lig için pek alışıldık bir şey değil. Football Manager oynarken gerçekleşmesi bile baya aşırı bir iyimserlik.

Şimdi sırada yeni bir deneme var, bonservisiz şekilde transfer edilen Enzo Roco. Peki, Roco o başarılı stoperler arasına mı girecek, yoksa Franco, Milosevic, Alexis gibi kısa zamanda elden çıkarılması gereken oyuncular listesine mi katılacak? Bakalım.

Nasıl bir oyuncu?


Enzo Roco 191 boyunda, haliyle hava toplarında epey etkili. Gerçi her uzun oyuncunun hava toplarında iyi olması beklenemez ama Enzo gerçekten iyi. Boyunun yanı sıra sıçrama zamanlaması yerinde, ayrıca size’lı bir oyuncu. İngilizce tabir kullanmayayım dedim ama onun yerine “geniş bir stoper” desem, sanki maç içinde dürüm söyleyen birini tarif edecekmişim durur. Neyse.
Şu da bir gerçek, hava toplarında her iyi olan oyuncu, her hava topunu karşılayacak diye bir şey de yok. Önemli olan doğru pozisyon almak ve topun düşeceği yerde, rakip hücumcudan önce avantajlı şekilde yer edinmek. Roco, sezgi ve pozisyon bilgisi anlamında etkili. Haliyle o hava topları avantajını net şekilde hissettiriyor.
“Sezgi” kritik bir nokta, çünkü Roco’nun en belirgin özelliği yavaşlık ve o sezgileriyle yavaşlığını da tolare edebiliyor. Şöyle ki futbolda özellikle defans oyuncusuysan “çabuk düşünmek” fiziksel olarak çabuk olmaktan daha kritik. Alexis bunun için iyi bir örnek. Oldukça çabuktu, ama yetmedi. Her şeyden önce fiziksel ve taktik savunma açısından bölgeyi doldurmak önemli. Enzo Roco, bu bakımdan “Dikkat, stoper var” uyarısını veriyor rakip hücum hattına.

Yine de kolay oyundan düşen bir oyuncu olduğunu söylemeliyiz. Tek hamle yapma şansı olduğundan, o müdahalelerde net olamayınca kırık diş gibi bir görüntü oluşturuyor. Hızına güvenmediği zamanlar, bazen savunma arkasına atılan toplarda, pek de çizgiye dikkat etmeden ofsayt taktiği yapmaya çalışıyor. Bu negatif özellikleri, çok göze batmasa da bir anda gol yedirtebilecek tipte.

Takımdaki rolü ne olur?


Beşiktaş savunmasında varlığını hissettirmesi için, iyi bir takım savunmasına ihtiyacı var Enzo Roco’nun. Bir önceki sol stoperler Ersan ve Tosic gibi, kendi kurallarını sahaya koyarak bir şeyler yapmaya çalışan bir oyuncu değil. Zaten atletizmi buna izin vermiyor. Ama orta sahasını savunmasına yakın tutan bir yapıda, iyi bir takım resmi içerisinde “iyi stoper” izlenimi verecektir.

Instagram’da kendisini tanıtırken “Oyun kurmada iyiyim” mesajını vermiş. Topla birlikte çıkarken veya orta saha bölgesine kadar olan mesafeye kadar uzun top atarken sahiden de iyi sayılır. Ancak “baskı altında” kalana kadar… Meksika Ligi takım boyunun bir hayli uzun olduğu, savunmayla hücum hattına metro seferleri düzenlendiği bir lig. Orada topla çıkmak da kolay, baskı altında olunmadığı için düşünüp düşünüp uzun top yollamak da. Ama burada daha çabuk düşünmek ve karar vermek zorunda. O yüzden artı gibi gözüken oyun kurma özellikler, burada pek işlemeyebilir. Hatta topla çıkmak aslında olumlu değil, olumsuz bir özellik olarak göze çarpar. Çünkü o çıkışlarda top kaptırmak, aniden geride bir eksikle yakalanmak demek.

Pepe ile birlikte iki adet uzun topu seven stoperi olacak Beşiktaş’ın. Topu yere indiren ve takımın en geriden doğru şekilde oyun kurmasını sağlayan son stoper Marcelo’ydu Beşiktaş adına. Orta sahada iki stoper arasına girecek, İtalyanların regista dediği “pasör 6” rolünü üstlenecek bir oyuncu, ataklara sakinleştirici etkisi yapacaktır.

Pepe takımda kalacak olursa, Enzo Roco’ya ciddi katkı sağlar. Bedavadan Real Madrid stoperliği kursu… Tosic bile 32’sinden sonra oyununu, pozisyon almayı net şekilde olgunlaştırdı. Sonuç olarak Roco, Beşiktaş’ın takım kalitesini artıran bir oyuncu olmayacak. Ancak Tosic’ten devraldığı sol stoperliği biraz “denge” sosu katarak idare edebilir.  Ona göre daha yavaş bir stoper olmasına rağmen ayakları daha yere basıyor. Ve asla Milosevic gibi gelir gelmez ıvır zıvır odasına kaldırılacak bir stoper de değil. Bedava ve 25 yaşında oluşuyla, bu sezon Şampiyonlar Ligi gelirlerinden mahrum kalacak Beşiktaş için “denemeye değer” kıvamında.

Karambol Santrforu: Umut Nayir




Beşiktaş’ın yeni transferlerinden Umut Nayir’in adını sıkça duyuyorduk, tabii en çok alt lig haberlerinden. Süper Lig’de pek fazla forma giymedi, alt liglerde ise 70’in üzerinde gole sahip. Aslında kağıt üzerinde “golcü” gözüken bir oyuncu ancak imza attığı takımda kendisini hissettirebilmesi için çok daha ekstra özellikler gerekiyor. Peki Umut Nayir o özelliklere sahip mi? İnceleyelim.

Nasıl bir oyuncu?


Şayet yerli bir golcü, büyük takımlardan birine imza atıyorsa referans alınacak iki oyuncu var: Cenk Tosun ve Burak Yılmaz. Son dönemde sadece onlar formanın yükünü kaldırabilen yerli santrforlar. Cenk farklı bir oyuncu olduğunu, daha 20 yaşında geldiği Gaziantep’te iki ayağını eşit derecede iyi kullandığı gol vuruşlarıyla belli etmişti. Umut’un tarzı daha çok Burak’ın başlangıç yıllarına benziyor. Burak da uzun boylu bir santrfordu ama aslında 25’inden sonra tam olarak “santrfor” oldu. Önceki dönemlerinde sağ kanat, sağ forvet olarak rol alıyordu. Ancak Burak, topa net vuruşlarıyla (orta sahadan bile golü vardı) daha Beşiktaş’taki 20’lik günlerinde bile, “aslında gelecekte iyi bir santrfor olabilir” hissini veriyordu.

Umut Nayir da uzun bir oyuncu olmasına rağmen çabuk ve hatta hızıyla rakibini eksiltebilen bir oyuncu. Bu sebeple Ankaragücü’nde sağ forvet olarak da rol aldığı olmuştu. Ancak dediğim gibi, rakibini tekniğiyle değil hızıyla geçebilen bir oyuncu ve öyle anları Beşiktaş formasıyla pek fazla bulamayacaktır. Lens bile kapalı savunmaya karşı kanatlarda zorluk çekmişken…

Öne çıkan özellikleri


Santrfor olarak da en belirgin özelliği, fiziğinin doğal getirisi olarak hava topları. Ancak hemen hemen her topa kafayı dokunsa da “kafa vuruş kalitesi” çok etkili değil. Gol vuruşları da keza öyle, toplar ayağından bitirici bir golcüden çıkmış gibi durmuyor. Sırtı dönük oyunda başarılı sayılır, en azından gezgin bir role sahip ve kendine güveni olan bir oyuncu gibi gözüküyor. Özetle bir santrforda olması gereken özellikten her şey biraz var ama en fazla 10 üzerinden 5 en iyi ihtimalle 6 olacak kadar var.

Takımındaki rolü ne olur?


Belki 20 yaşında bir oyuncu olsaydı, o “her şeyden biraz” özelliklerini geliştirebilir diyebilirdik. Ancak bunun için geç kalmış gibi. Yine de 25’inden sonra bir anda parıldayan ve başka bir oyuncuya evirilen oyuncuların sayısı pek az değil. Ama gerçekçi olmak gerekirse, Beşiktaş’ta şans bulamama ihtimali daha kuvvetli görünüyor. Eldeki özellikleriyle ancak sıkışan maçlarda ikinci forvet ya da kenar forvet olarak oyuna girip, uzun toplarla ve şuursuzca rakibin üstüne gidilen maçlarda topları indirip, karambol yaratacak bir oyuncu olarak rol alabilir. Çünkü benzer özelliklerin daha iyilerine sahip olmasına rağmen Ömer Şişmanoğlu bile çok az süre alabildi.

Faslı Pogba: Mattéo Guendouzi



Arsenal, Lucas Torreira’yı 30 milyona transfer ettikten sonra “Olur da gelecekte reddedemeyeceğimiz teklif gelirse boşlukta kalmayalım” diyerek, defansif orta sahada fark yaratacak bir sonraki ismi de şimdiden aldı: Mattéo Guendouzi. Lorient’te çok iyi bir sezon geçiren Fas asıllı oyuncu, Fransa U19 takımında da dikkat çekiyordu. Sadece 8 milyon euro karşılığında gerçekleşen transfer harika bir yatırım oldu Arsenal adına.

Nasıl bir oyuncu?


Hani bazı orta saha oyuncuları vardır, “boy, fizik gücü, teknik, pas kalitesi” gibi unsurların hepsini kendisinde barındırır ve nirvanaya ulaşır. Guendouzi de o harika dörtlüyü iyi kötü tamamlamış bir oyuncu. 185 boyu var ve yaşına göre (19) fizik olarak oldukça güçlü. Bununla birlikte topla rahatça adam eksiltip, delici paslar atabiliyor. İşte bu sebeple kendisine “Faslı Pogba” yakıştırması gelmiş olabilir tarafımızdan.


Hangi yönleri eksik?


Aslında oyuncunun bariz şekilde geliştirmesi gereken bir özelliği yok ama o “her şeyden var olan” orta saha karakterini tamamen bir üst kademeye çıkarmalı. Örneğin, pas kalitesi oldukça iyi ama uzun pası çok sık kullanıyor. Bazı oyuncular, bazı hareketlerden daha fazla haz alır ve dürtülerinin önüne geçemez. Quaresma’nın her zaman sağ çizgide kalıp, çalım denemesi gibi… Aynı zamanda topla dripling konusunda da çok iyi olmasına rağmen biraz fazla zorlama girişimlerde bulanabiliyor. Yeteneklerini daha dozunda kullanacak olgunluğa erişecektir.

Geleceği ne olur?


Aslında kendisinden beklenen büyük transferi, aradaki kademeyi atlayarak gerçekleştirdi. Bu tip oyuncular öncelikle Fransa’nın iyi takımlarından birine gider, daha sonra Arsenal gibi devlerin kapısı açılır. Mattéo Guendouzi’nin yetenekleri o eşiği çabuk aşırtırdı. Muhtemelen bir iki sezonu kiralık geçirecek ve Arsenal tarafından gelişimi takip edilecek.

Lionel Messi Neden Arjantin’de Sadece Andres Cuccittini?


Bu yazı, devamında “Arjantin takımı içerisinde kaybolan Messi’nin” savunması üzerine devam edecek. Ama her şeyden önce kabul ediyorum, Messi’nin ruh haline bakıldığında milli takım içerisinde Cristiano Ronaldo kadar mağrur, dik, sert bakışlı, gözleri ateş saçan bir lider değil. Hatta sadece Cristiano değil, Avustralya’daki Aaron Mooy, Danimarka’daki Eriksen, Rusya’daki genç Golovin kadar da lider değil. Sanki üzerinde bir yılmışlık, vazgeçmişlik ve buram buram “bu takımdan hiçbir şey olmaz” hissine bürünmüşlük var. Haklı mı? Galiba fazlasıyla. “Dünyanın en iyisi” Lionel Messi, neden Arjantin içinde başka bir adama dönüşüyor ve sanki pek kullanmadığı isimlerden Andres Cuccittini diye “bir şeyler çabalayan ama yetmeyen normal bir 10 numara”ya dönüşüyor? Bunu biraz açalım.

İzlandalı olsaydı ilerleme şansı daha fazlaydı


Arjantin, takım kalitesi olarak aslında 2002’den bu yana favoriler arasında değil. Son olarak komple şekilde kaliteli bir kadroya sahip olduğu yer 2002 Dünya Kupası’ydı. Sorin ve Zanetti’li iki yönü de kuvvetli kenar oyunculara ve Veron, Simeone, Almeyda gibi kalite orta sahalara sahiplerdi. Kaldı ki o dönemde orta sahaların bugünkü kadar tempolu olmaları da şart değildi. Yine de o kadroya rağmen gruplardan çıkamamışlardı.

Sonraki yıllarda sadece kısa çabuk forvet ve kanat oyuncusu üretimine başladılar. Orta saha, savunma ve özellikle bek oyuncuları konusunda gittikçe geriye gittiler. Bununla birlikte takım oyunu açısından da hiçbir ilerleme kaydetmediler. “Biz Arjantin’iz, bir şekilde fark yaratırız” düşüncesi vardı ama aslında o rahatlığa sahip olmalarını gerektiren bir kadro derinliğine sahip değillerdi. O nedenle hiçbir formasyonda tutunamadılar ve Messi’ye net bir oyun formatı sunamadılar. Forvet mi oynayacak, 10 numara mı yoksa orta saha mı? Buna hiçbir zaman net bir cevap bulunamadı. Ne oynadığı net şekilde belli olan, hiçbir şey yapamasa bile takım boyunu kısa tutan bir İzlanda’nın içinde dahi olsaydı Messi, çok daha fazla etkili olabilirdi.

Hücumcular – savunmacılar


19 yaşındaki 2006 Dünya Kupası’nı saymazsak –ki orada doğru dürüst şans alamadı- “Messi, artık Dünya Kupası’nı kazanmalı” denildiği dönemde üç kez bu sahneye çıktı. 2010’da Maradona yönetimindeki Arjantin’in belirli bir dizilişi yoktu, sahada hücumcular ve savunmacılar olarak ikiye ayrıldı. Bu hastalığı hiçbir zaman atlatamadılar. Takım boyunun biraz kısaldığı 2014 Dünya Kupası'nda da Higuain en iyi yaptığı işi yapsa, Almanya karşısında karşı karşıya kaçırmasa aslında kupayı kazanacak kadar oyun oynamıştı.

Bugüne gelindiğinde de yine Arjantin takımı 2010'da olduğu gibi savunmacılar ve hücumcular olarak ikiye ayrıldı. Hırvatistan karşısında o kopuk takım resmi, tıpkı 2010'da Arjantin'e karşı yapıldığı gibi alenen bir intihardı. Yukarıdaki görselde görüleceği üzere Modric’in haykırarak top istediği anda kadrajda hiçbir Arjantin orta sahası görülmüyordu. Bu kadar kopuk bir takım içerisinde elinde Messi olsa da Rakitic – Modric orta sahasıyla baş etme şansın sıfırın altında.

Arjantin’de 31 pas, Barcelona’da 76 pas


Arjantin’in ne denli kopuk olduğunu ortaya çıkaran çarpıcı bir istatistik var elde. Messi, son Hırvatistan maçında 31 pas yapmış yani bu demek oluyor ki topla 31 kere buluşabilmiş. Barcelona’yla son lig maçında Villarreal karşısındaydı ve tam 76 pas yapmıştı, yani 76 kez topla buluşmuştu. Yani ondan Barcelona performansını beklemek zaten büyük hayalcilik. Orada topu önde kazanan bir takımın, etrafında sürekli pas yapıp, tekrar alabileceği oyuncularla donatılmış bir örgünün içinde. Arjantin’de ise topla rakip kale etrafında etkili olabilmesi için topu orta sahadan alıp, birkaç adamı eksiltmek zorunda. Ancak İzlanda gibi ilk 11'ini tamamen kaleye yakın çeken savunma takımlarına karşı hücumda daha fazla topla buluşabiliyor. Orada da şut açısı bulmak için bir adamı geçse, bir metre sonra yenisiyle karşılaşıyor.

Lo Celso büyük şanstı ama…


Futbol artık 80’lerde, 90’larda hatta 2000’lerde olduğu gibi değil. Tek bir adamın etkisi ancak maç kazandırmaya yetebilir, kupayı ise takım kazanıyor. Messi, tek bir adam etkisiyle Arjantin’i kupaya getirmişti zaten Ekvador’a karşı yaptığı hat-trick’iyle. Dünya Kupası’nda biraz daha fazlası gerekirdi ama bu teknik adam Sampaoli’yle pek de mümkün değildi.

Messi her şeyden önce bir hücum oyuncusu ve hücum oyuncusunun takımının kaderini değiştirebilmesi için kaleye yakın topla buluşmak zorunda. Bu iki şeyle mümkün olabilir. Birincisi topun kaybedildiği yerde pres yaparak, atakları sıfırdan kurma zorunluluğunu ortadan kaldırarak. Ancak bu Sampaoli’nin temposuz orta saha tercihiyle mümkün değildi. İkincisi ise orta sahada adam eksiltecek ve kilit pas atabilecek oyuncu kullanarak, Messi’nin topla buluşması için geriye gelme zorunluğunu ortadan kaldırmaktı. Bunu yapabilecek tek bir isim vardı: Giovanni Lo Celso.



Lo Celso, 10 numara veya kanat oyuncusu olarak gittiği Paris Saint Germain’de harika bir orta saha sahaya büründü. Verratti’nin sakatlığından sonra merkez orta sahada rol almış ve takımının en kilit oyuncularından birine dönüşmüştü. Hatta 3’lü orta sahanın derininde, yani Pirlo pozisyonunda bile rol aldı. Arjantin için büyük şanstı, onun varlığıyla takım Messi orta sahaya gelmeden de ileriye çıkabilirdi. Ama Sampaoli, Lo Celso'yu daha çok bir kanat oyuncusu olarak gördü. Aslında Haiti ile oynanan özel maçta orta sahada denendi, belki rakip ölçü alınacak gibi değildi ama sahadaki oyun resmi ve 3 gol 1 asistle oynayan Messi’nin rakip ceza sahasında rahatlıkla cirit atabilmesi, ipucu anlamı taşıyordu.

Gelecek nesil Messi’yi nasıl anacak?


Elbette biz istediğimiz kadar Messi’nin milli takımdaki başarısızlığının arka planında yatanları tartışalım, gelecek nesil tıpkı bugünlerde bizim yaptığımız gibi “kazananlara” bakacak ve en çok da Dünya Kupası’nı kazananlarını, kazanamasa bile Baggio gibi kendi hikayesini yaratanları hatırlayacak. Bugünün futbolunu canlı olarak takip edebilen çoğu insan için dünyanın gelmiş geçmiş en iyisi Lionel Messi. Ama bugünün futbolunu anılarda, belgesellerde takip edecek sonraki jenerasyon için o sıralama değişebilir. Belki de daha çok anılan isim, Baggio isyanının bir benzerini gerçekleştirecek Cristiano Ronaldo olacak.

Öne Çıkanlar: Mehdi Taremi



İran’ın Dünya Kupası’ndaki sert, hatlarını yakın tutan takım savunmasına dayalı sisteminde özellikle sivrilen bir oyuncu var: Mehdi Taremi. 1992 doğumlu oyuncu, takımının kaleden gayet uzakta bir konum olmasına rağmen bir şekilde hücum etme özelliğine sahip. İspanya karşısında gole iki kez çok yaklaşan oyuncu İtalyan sağ kanat Ezequiel Schelotto’yu andırıyor.

Nasıl bir oyuncu?


Aslında Schelotto da “Ben sağ açık mıyım, bek miyim?” sorunsalı arasında neredeyse futbol hayatını bitirdi. Cesena’da parlayan oyuncu Inter, Sporting transferlerini yaptı ama net bir patlama gerçekleştiremedi. Taremi de tıpkı onun gibi sağ çizginin her bölgesinde oynayabilecek oyuncu. 187’lik boyuyla fiziki olarak da fark yaratıyor.

İran’ın derin savunmaya yönelik 4-5-1’inde sağ kanatta rol alan Taremi, top kendi takımına geçince hızlıca hücuma destek veren ve boyunun da avantajıyla ters kanattan gelen ortalara cevap olabilen bir oyuncu. Zaten İspanya’ya da iki kez kafa vuruşlarıyla gole yaklaşmıştı. Aslında kendisi Al Gharafa’da bir forvet oyuncusu. Golcülük sezgilerini kenardayken de iyi kullanıyor.

Topla dripling özelliği de ortalama. Aslında en önemli özelliği “her özellikten az az” kendinden barındırması. Tek başına çözüm üretecek kadar yetenekli değil ancak takım oyunu içerisinde fazlaca sivriliyor.

Geleceği ne olur?


Dünya Kupası’ndaki performansından sonra Avrupa liglerinin orta düzey takımlarından teklif 
gelecektir. 26 yaşında ve hala pozisyonunu net belirlemesi adına geç değil. Avrupa’da forvet oyuncusu olarak fark yaratamaz ancak 5’li orta sahanın sağına ve hatta 4’lü savunmanın sağ bekine evirilirse oldukça ideal bir sağ kenar oyuncusu ortaya çıkabilir.

Öne Çıkanlar: Christian Cueva (Peru)


2018 Dünya Kupası’nda oynanan maçlarda şu ana kadar iki tane “güzel kaybeden” ülke gördük. Onlardan biri Fas, diğeri de Peru. Danimarka’ya karşı her yönden üstün oynamalarına rağmen topu bir türlü içeriye atmayı başaramamış ve Poulsen’in golüyle 1-0 kaybetmişlerdi. Peru’nun o akıcı oyununun en önemli parçalarından biri ve hatta birincisi Christian Cueva’ydı. Her ne kadar penaltıyı kaçırmış olsa da…

Nasıl bir oyuncu? 


Peru’nun 4-2-3-1’inde forvet arkasında rol alan Cueva, Talisca tipi golcü 10 numaralardan değil de daha çok orta saha özellikli bir 10 numara. Zaten takımı Sao Paolo’da daha çok ikili orta sahanın önünde oynatılıyor ve 10 numaradan ziyade “orta saha” havası veriyor. Ancak Peru’nun sistemindeki rolü, tam olarak özelliklerini ön plana çıkarabilecek nitelikte. Cueva en başta oldukça hareketli, sahanın her bölgesini kullanıyor ve en önemlisi hareket halindeyken kilit paslar çıkarabiliyor. Peru’nun her iki kanadında da topsuz oyunda etkili oyuncular mevcut: Carillo ve Flores. Bununla birlikte Farfan da yıllardır olduğu gibi hala gezgin forvet rolünde fark yaratıyor. Bu üçlüyü maç boyunca müthiş besledi ki, sahada kaldığı sürede 6 başarılı kilit pas attı; bunlardan en az üçü direkt olarak gollük pastı. Bir orta saha oyuncusu için dripling özelliği de oldukça iyi.

Geleceği ne olur? 


Christian Cueva 1991 doğumlu ve artık üst seviye takımlar için treni kaçırmış durumda, çünkü varıp varabileceği potansiyel bu. Ancak Serie A ve La Liga’nın baş altı takımlarında rahatlıkla kilit oyuncu olabilecek özellikte. Dünya Kupası’nın devamında piyasasını daha da artırması muhtemel… Tek başına çözüm üretebilecek bir tarzı yok ancak takım halinde hareket eden bir sistemin arasında harika işler çıkarabilecek bir oyuncu.