Nasıl Bir Film: Land of Mine (2015)


1945 yılında artık II. Dünya Savaşı sona ermiştir ama hala bir yerlerde ölümler devam etmektedir. Üstelik çoğunluğunu çocukların yaşadığı ölümler… Danimarka’nın kıyılarında Almanlar tarafından yerleştirilmiş olan 2 milyona yakın mayını çıkarmak için Alman esirler gönderilir. Çoğunlukla çocukların oluşturduğu bu grupların eve dönmeleri için tek şansları vardır: Görevlendirildikleri bölgeyi tamamen mayınlardan arındırmak.

Danimarka’nın Oscar adaylığına sunduğu Land of Mine, II. Dünya Savaşı’na farkı bir açıdan bakıyor. Genellikle Almanların yaşattığı zulümleri konu alan türde bu kez savaş sonrasında Alman çocukların yaşadıklarına tanık oluyoruz. İzlerken savaşlardan bir kez daha nefret ettiren, ciddi bir etki bırakan dram olmuş. Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapım.

Aşağıdaki metin spoiler içerir, filmi izledikten sonra bekleriz!

Film aslında dram olduğu kadar gerilimdi de benim için. Çocukların eğitim aldıkları ilk sahneden sonuna kadar, “patlama lan patlama!” stresiyle izliyorsun filmi. Ernst’in elinde mayın patlayan kardeşi Werner’i arama sahnesi baya fenaydı, izlediğim en dramatik sahnelerden biri olabilir. Orada çocuğun oyunculuğuna da hayran kaldım. Boşuna adı Ernst değil... Danimarkalı astsubayın oyunculuğu da filmi yukarı çeken bir etken olmuş elbette. "Acısam mı, nefret etmeye devam mı etsem" ikilemi sonuna kadar sürüyor. Arabadaki mayınların patlayıp timin neredeyse tamamı yok olana kadar sürüyor hatta... Filmin sonunda kurtulan dört Alman çocuğun sınıra doğru koşması sahnesinde ben bile rahatladım. 

Eski Futbol Yıldızları Bugün Ne Kadar Ederdi?



Artık futbol piyasasında 40 milyon Euro'luk bonservis bedeli için bile "ucuza kapanmış" diyebiliyoruz. Nitekim Milan’ın Bonucci transferi öyle bir şeydi. Çünkü rakamlar o kadar yüksek yerlere çıktı ki, iyi futbolculara sahip bir kulüp, biraz naz yaparsa kasasında anında 100 milyon Euro'ları görebiliyor. Kylian Mbappé için 180 milyon Euro, Neymar için 222 milyon Euro’ların konuşulduğu günümüzde, dünya futboluna damga vurmuş büyük yıldızların değeri acaba ne kadar olurdu diye sormadan edemiyor insan… Mesela Mbappe 180 ise "gerçek" Ronaldo ne kadar ederdi? Sol bek Benjamin Mendy 56 milyonsa, tarihin en iyi sol beki Roberto Carlos'un değeri bugün ne olurdu? İşte bu sorulara cevap aradık.

1. Ronaldo: 350 milyon € 
Kylian Mbappé gerçekten heyecan verici bir yetenek ve günümüz transfer piyasasında 180 milyon Euro onun için abartı durmuyor. Peki, tıpkı onun gibi topla aniden patlama yapabilen ve fizik, son vuruş olarak çok daha fazla santrfor özellikleri taşıyan gerçek Ronaldo bugün sahalarda olsa ne değer biçilirdi? Hele de sakatlık öncesi zamanlarında… Muhtemelen kulübü onu asla bırakmak istemezdi. Belki 350 milyon Euro biraz düşündürürdü.

2. Zinedine Zidane: 300 milyon € 
Günümüzde onunla kıyaslayacağımız bir maestro yok dünya futbolunda. Çünkü bu adam her şeydi… Orta sahada yaptıklarıyla bir takımın tamamen ahengini değiştirebilirdi. Top kontrolleri, dönüşleri, frikikleri, orta sahadan aldığı topla kat etmeleri… Görsel anlamda da büyük bir zevkti onu izlemek. Zamanında zaten transfer rekoru kırarak Real Madrid'e geçiş yapmıştı. Ama bugün olsa o değeri 75 milyon değil en az bir 300 milyon Euro olurdu…

3. Roberto Baggio: 250 milyon € 
Dripling, şut ve 10 numara özellikleriyle bugünün futbolunda hücum hattının her yerinde oynayabilirdi Roberto Baggio. Forvet arkası, ikinci forvet ya da Neymar gibi soldaki delici forvet rolüne bürünebilirdi. Bu bağlamda Neymar’ın 222 milyon Euro'luk değeriyle kıyaslayabiliriz onu. Gerçi Neymar'ın serbest kalma bedeli 222 milyon diye değeri de o. Yoksa Paris Saint Germain 300 milyon Euro’yu da gözden çıkarır gibi görünüyor… Roberto Baggio’nun imajını da hesaba katarsak, günümüzde en kötü ihtimalle 250 milyon Euro civarında bir değerinin olacağını öngörebiliriz.

4. Rivaldo: 220 milyon € 
Luis Figo 2000 yılında Ballon d’Or’u evine götürürken, oğlu ona şöyle demişti: "Baba, aslında Rivaldo ödülü senden daha çok hak ediyordu." İşte Rivaldo böyle futbolcuydu! Mesafe tanımaksızın çektiği şutları, elbette frikik ustalığı en çok dikkat çeken özellikleriydi. Ama o da her şeyiyle başlı başına bir takımın ahengini değiştirebilecek isimlerdendi. Barcelona’yı tek başına az sırtlamamıştı… Bugünkü değeri kesinlikle 220 milyondan aşağıda değil.

5. Gabriel Batistuta: 180 milyon € 
Aslında günümüzde de özellikle forvet konusunda '90'lara döndük. Artık klasik golcüler yeniden transfer rekorlarını zorlamaya başladı. Gonzalo Higuain’in 29 yaşına gelmişken Juventus’a 94 milyon Euro karşılığında gitmesi bunun en iyi örneği. Peki, Dünya Kupası'nda balkabağına dönüşen Gonzalo Higuain'i değil de size gerçek gol makinesi Gabriel Batistuta’yı versek? Onun değeri ne olurdu? Kesinlikle en az 180 milyon, yoksa az mı söyledik?

6. Patrick Vieira: 160 milyon € 
Dünya futbolunda defansif orta saha kavramını değiştiren adam. Eğer güçlü bir defansif orta sahaysan, fizik gücün, kondisyonun çok iyiyse, üstelik boyun da 1.90’ın üzerindeyse ve hatta ayak hakimiyetin de bu özelliklerine tezat bir şekilde gayet iyiyse Patrick Vieira oluyorsun. Yani benzersiz bir defansif orta saha! Paul Pogba ona benziyor diye 120 milyon Euro etti. O zaman Patrick Vieira’nın bizzat kendisi için 180 milyondan aşağısı kurtarmaz.

7. Alan Shearer 150 milyon € 
Alan Shearer de Blackburn Rovers’tan Newcastle United’a geçerken dünya transfer rekorunu kırmıştı. Golün her türlüsünü atabilen adamlardandı. Kale ezberindeydi ve bir şekilde açı ne olursa olsun ağları bulmayı başarıyordu. İngiliz futbolcuların gereğinden fazla pahalı olması ve Premier Lig takımlarının bugünkü finansal gücü düşünülürse, Alan Shearer’ın güncel değeri en az 150 milyon Euro olurdu diyoruz.

8. Roberto Carlos: 120 milyon € 
Benjamin Mendy, 56 milyon Euro karşılığında Manchester City’e transfer olarak tarihin en pahalı savunmacısı oldu. Gerçekten de fizik gücüyle, tekniğiyle şu sıralar dünya futbolunun en çok dikkat çeken sol beki. Ama Roberto Carlos söz konusuysa bir dönemin değil tüm zamanların sol bekinden bahsediyor oluyoruz. Yani şu sıralar böyle bir oyuncuya sahip olmak için Mendy’ye ödenen paranın en az iki katı gerekli gibi.

Pepe ve LaVita Cafe

Hayatımdaki ilk hırsızlık vakasını ortaokulda yaşamıştım. Yüz bin liram çalınmıştı. Yüz bin lira deyip geçmeyin, 20 yıl öncesinden bahsediyorum. Emlakçı babamın sanırım o sıra kallavi bir iş yaptığından, bir sabah gönlünden yüz bin lira harçlık vermek kopmuştu. Cebime koyar koymaz yürüyüşüm değişti, muhabbeti kestiğim arkadaşlarım oldu. Öyle bir paraydı ortaokul öğrencisi için. Ama aynı zamanda çok zor günlerdi, birkaç gün aç bitap gezdim. Şöyle bordomsu, kırmızımsı bir banknottu. Bozdurmaya kıyamıyordum. “Yamyam gibi hemen parçalamayayım, biraz cüzdanımda durdun” diye düşünmüştüm. Çıkarıp, biraz bakıp tekrar geri koyuyordum. Öyle bir anda arka sırada oturan Eyüp isimli çakalımsı canlı, parayı görmüştü... Evet, belki de ortaokul arkadaşlarımdan adını net şekilde hatırladığım tek çocuk.

Nasıl bir saflıksa cüzdanı çantamın üst kısmına koymuş, tuvalete gitmiştim. Döndüğümde baktım bu Eyüp denen akbaba, çantanın etrafında dolanıyor. Kıllanıp, kontrol ettim; para tabii ki yerinde yoktu. Direkt içimdekini tutmadım, “Sen mi aldın lan?” dedim. İnkar etti. Hatta inandırıcı olsun diye gel müdüre falan söyleyelim diyor, parayı benden daha çok sağda solda arıyor, yardımcı oluyor falan… İyice işkillendim. Normal şartlar altında yardımseverlikle işi olmaz. Emindim, yürütmüştü parayı ama kanıtlayamıyordum. Hatta işi abartıp cüzdanını gösterdi, hiç param yok dedi. Bütün gün bunu gözlemlemeye başladım, ikram bisküvi yerine biskrem alsa bile ensesindeyim. O zaman biskrem yeni çıkmıştı, zengin çocuğu bisküvisiydi. Ama yok, hiç renk vermiyor. Etraftan otlanıyor kantinde, çizi dileniyor falan. Adam büyük oyuncu çıkmıştı.

Öyle böyle son ders de bitti, bana “Hadi inşallah bulursun paranı ben gidiyorum” deyip gözden kayboldu. Umudu kesmeye başlarken aklıma bunun atari bağımlılığı geldi. Nereden mi biliyorum? Çünkü beni de bağımlı yapmıştı. Gel kırtasiyeye gidelim deyip, beni atari salonuna sokmuştu. “Burası ne lan?” dedim, “Kırtasiyeee” demişti sırıta sırıta. Sonra bir jeton attı, Ninja Kaplumbağalar oyununa daldık, dalış o dalış. İşte o yüzden, paramın çalındığı gün dedim ki bu herif eve falan gitmez, kesin atariye kaçıyordur. Ama çakal olduğu için her zaman gittiğimiz atari olmazdı bu, Bakırköy’de İncirli Caddesi’ne yakın bir atari salonu daha vardı, daha büyüktü, daha farklı oyunları vardı. Ben de oraya gittim. Bir baktım beş kuruş para yok diyen Eyüp, salyalarını akıtarak aduket çekiyor. Direkt ensesine yapıştım: “Hani paran yoktu lan!”… “Eee, meee” diyerek deparı bastı. Arkasından “Yarın okula gelme olm sen, attıracam seni!” diye bağırıyordum.

O moral bozukluğuyla atari salonunun yancı kısmı gibi duran sandalyelere çöktüm. Stres atıp oyun oynayayım desem cepte jeton parası yok, öyle bakıyorum etrafa. O sırada bir çocuk deli gibi futbol oyunu oynuyor, her şut çektiğinde de “Sellamiiiieaaa!” diye bağırıyordu. “Sellami nedir ya… Bari Amokachi de, Şifo de, Oktay da bir şey de o kadar mı düştün” diyordum içimden. Evet, Beşiktaş’ın Fas milli takımında oynayan vasıfsız stoperi Sellami’den bahsediyoruz. O yaz yeni transfer olmuştu Beşiktaş’a. Sonra nasıl olduysa, o atari salonuna ne zaman gelip futbol oyununu oynasam ben de Sellamieaa demeye başlamıştım. Hayatın sırrını bulmuş gibiydim. Eyüp’e ne mi oldu? Ertesi gün okula gittiğimde sınıfın kapısında babası bekliyordu. Sıcak bir karşılama yaptı, “Ya paran çalınmış oğlum geçmiş olsun, ama sen Eyüp yapmış diyorsun? O öyle şey yapmaz oğlum arkadaşsınız siz” falan diye başladı. Adam Aile Şerefi’ndeki Oktay’ın babası gibi bir şey çıkmıştı. Oğluna hırsızlık yaftasını yapıştıramıyordu. “Yine de mağdur olma evladım ben sana 100 bin lira vereyim” deyip parayı uzattı. Neyse, ben de fazla uzatmadım. Haklı davamı kazanmış, banknotumu yine cüzdanıma sokuşturmuştum.
Yıllar, yılları kovaladı… Neyse uzatmayayım, günümüzdeyiz. Hafta içi aradaki mesafeler yüzünden kız arkadaşımla en mantıklı buluşma noktamız Bakırköy oluyor. Doğduğum, büyüdüğüm yere yıllar sonra tekrar sıkça uğrar olmuştum. Ama zaman geçireceğimiz yer konusunda bazı sıkıntılarımız vardı. Çünkü benim için uzun zamandır işten çıkıp, akşamüzeri yapılacak etkinlik bir yerlerde biralamak olur. Ama sevdiceğim aşırı derecede sağlıklı yaşayan bir insan. Bir keresinde çikolata uzatmıştım, bildiğiniz kitkat. Bana sanki kokaine davet etmişim gibi bakış atmıştı. Meğer içinde palm yağı varmış, uzak durmak gerekiyormuş. O kadar etkileyiciydi ki “Ben niye ölüyorum lan o zaman” deyip ikinci ısırığı alamadan çikolatayı çöpe atmıştım. Haliyle onunlayken sağlık barındıran planlar yapmalıydım.

Önce sinema fikri güzeldi. Ama gide gide piyasada film bırakmadık, imdb’de 4.7 verilen filmlere kadar düşmeye başladık. Sonra dedim ki illa içmek zorunda mıyız, güzel bir cafe bulayım. Zomato’dan baktım, LaVita Cafe diye puanı yüksek bir yer var. Ambiyansı, içecek menüsü falan havalı duruyor. Tabiri caizse kızla gitmelik. Geçen günlerde aldım kız arkadaşımı, oraya gittim. Yaklaştıkça bazı anılar canlanıyor, yaklaştıkça grilik daha da bir gidiyor, iyice belirginleşiyor… Yahu burası benim ortaokul zamanımdaki atari salonuydu. Zamanla evrim geçirmiş ve gayet klas bir cafeye dönmüş. Bizim Sellami diye bağıran çocuğun olduğu yerde piyano var falan.

Dükkan da ben de bir zamanlar Sellami’nin olduğu Beşiktaş’ın savunması da 20 yıl sonra kendini çok acayip bir yerde bulmuştu. Bir zamanlar gerekirse evden okula yürüyerek gelip, artırdığım parayla jeton aldığım mekana; yıllar sonra sevdiğimle gelmiştim. Beraber sağlıklı ev yapımı limonatalarımızı içiyor, gelecek hakkında konuşuyorduk. Her zamankinden daha umutluydum gelecek adına zaten o anda, değişebilecek şeyler gözümün önündeydi. "No bad days" modu açıktı... Bak mesela o zamanlar Jamal Sellami’nin sırf Dünya Kupası görmüş diye kral gibi transfer edildiği yerde, Real Madrid’de 10 sene oynamış Pepe olacaktı. En az benim ve LaVita Cafe’nin başına gelenler kadar ütopikti. Her şey güzeldi ve kafamda iki sordu vardı. Acaba bu limonatalara verdiğimiz parayla kaç jeton gelirdi, bir de o günlerde Sellami diye bağıran çocuk acaba Pepe transfer olduğunda ne yapmıştı?


Komple Bir Hücumcu: Dejan Meleg


Son yıllarda Anadolu kulüplerinin yaptığı transferler oldukça heyecan verici oluyor. Gerekse scouting işi transferlerle gerekse de Wagner Love, Menez gibi normal şartlarda üst lig klasmanında olan ancak son zamanlarda gözden düşmeleriyle fırsata dönüşen transferlerle baya baya ışıldıyorlar. Kayserispor’un Dejan Meleg hamlesi ise ikisini de kapsıyor aslında.

Bundan iki yıl önce Sırp futbolunun en yetenekli oyuncuları arasında görülmüş ve Ajax’a transfer olmuştu. Burada daha çok U21 takımında şans bulmuş ancak yeterli seviyeye çıkamamıştı. Meleg, asıl çıkışını ise geçtiğimiz sezon yaptı. Vojvodina formasıyla tüm sezon boyunca 12 gol 6 asist yaptı ve asıl önemlisi hücumun birçok bölgesinde kullanıldı.

Dejan Meleg’in Kayserispor’a transferini değerli kılan şey, oyuncu tarzı olarak Süper Lig’de her zaman ezber bozabilen kategoride olması. Direkt santrafor bölgesinde değil de, kaleden biraz uzakta bir bölgede (kanat veya forvet arkası) oynayıp da skora katkı verebilen her oyuncu lige kolayca damga vuruyor. Dejan Meleg de hem 10 numara hem de kanatlarda görev alabiliyor. 1.83 boyu ve topsuz oyundaki koşu kalitesiyle kendisini ceza sahasında unutturup, golü koklayan bir oyuncu. Aynı zamanda top ayağındayken de driplingleriyle, ara paslarıyla ve şutlarıyla etkili olabiliyor.

Gerçek anlamda “komple bir hücumcu” gözüyle bakabiliriz Meleg’e. 1994 doğumlu oyuncu şu anlık büyüklerde forma giyebilecek kadar üst düzey olmasa da Kayserispor seviyesi için yeterince kaliteli bir oyuncu. Konyaspor’da Bajic’in yaptığı gibi önemli bir gelişim kaydedecek olursa gelecek yıllarda onu bol sıfırlı transfer haberlerinde görmemiz mümkün.