Beşiktaş’ın Maçı Var

Biri “sen kısa dönemsin kesin Çanakkale’de falan yaparsın” diyordu. Biri “senin düşeceğin en fazla doğu Ankara olur olum” diyordu. Hiç inanmıyordum. İddaa kuponu yapıp Barcelona’yı kurutmuş adamdım ben. “Kesin Çukurca’dayım” dedim, ama içimden. Çok emindim. Hatta google’dan Çukurca’yı araştırdım. Şirin bir köyü vardı, o kadar da ürkütücü görünmüyordu.

Altı sene önce bu zamanlar, internet başında nereye düşeceğimi beklemeye koyulmuştum. Siz siz olun, negatif düşünceleri kendinize çağırmayın. Vallahi öyle bir şey var… Evet, yolculuk Elazığ’daki kabul toplama merkezi üzerinden Çukurca’ydı. Hem de iki gün sonra.

Yüzüme, eski bir fotoğrafa bakıyormuş edasında, hüzünle, “vaay be mustafacım” der gibi bakıyorlardı evdekiler. Sanki şimdiden cenazeydim. Ertesi gün sağı solu aramaya başladım, “hadi ben gidiyorum, hakkınızı helal edin” falan fistan, klasik asker vedası işte. Bir aradım, “neresi” dediler, “Çukurca” dedim, “yaa oğlum harbiden neresi?” dediler, telefonu kapattım. İki aradım, “neresi” dediler, “Çukurca” dedim. “Neyse ya, yapacak bir şey yok” dediler titrek bir sesle. Bu kez telefonu komple kapadım. Anlaşıldı, kimseye veda etmeden gidecektim.
Elazığ’a gittim. Şöyle özet geçeyim, Elazığ’daki kabul toplama merkezi Bingöl, Van, Hakkari, Tunceli gibi yerlere giden askerleri topluca götürme amacındaki bir mecraydı. Neyse. “Ben vardım” diyecektim ama bir baktım ki o hışımla yakın dostların telefonlarını bir kağıda yazmayı unutmuşum.  Sadece evin telefonu ezberimde. Aradım, telefon çalıyor, kimse açmıyor. O sırada arkamdan ailesiyle konuşan bir başka askerin sesi: “Yaaa anne hiç üzülme Bingöl’e düştüm yine ya, burada millet Çukurca’ya falan gidiyor!” Ağzının ortasına bir Lugano dirseği koymak istedim ama boşver dedim, zaten bitmişiz bari millete moral malzemesi olalım.

Ev telefonu yine açılmadı. Meğer duygusal tramvaya binmişler, odamı boş görmeye dayanamayıp uzaklara gitmişler. Te Allahım… Neyse ki ikinci bir numarayı daha hatırladım, çocukluk arkadaşım Burak’ın cep telefonu. Kendisi zengin bir kişiliktir, cep telefonu icat edilir edilmez bir ev parası verip alanlardandı. Ben de kankalığın fakir tarafı olarak onu ev telefonundan çaldırırdım. Herhalde oradan ezberimde kalmış. Aradım, açtı. İlk defa onun gamsız bir tip olduğuna sevindim. Gayet net bir diyalog yaşadık, bana ertesi gün ölücem havasını estirmedi. “Söyle bizimkilere, her şey yolunda” dedim. Ve Van aktarmalı olaraktan Çukurca’ya geçtim.

Bir iki gün geçti. Kep, bot arasına sıkışmış hayatı benimsemiştim bile. Ne zaman telefon kulübesine gitsem kesik oluyordu, kimseyle konuşamaz olmuştum. Her ilden gelmiş, bir numara saç traşıyla birbirine benzemiş tipler, karakolların üst bölgelerinde parlayan ışıklar, talim mi taciz mi belli olmayan silah sesleri. Noluyordu olum, nerdeydim ben, daha dün deniz kıyısında frozen çekiyordum, kim verdi bu yüz mermilik hücum yeleğini üstüme, siz kimdiniz ve asıl ben kimdim? Artık “kimse yok mu lan!” diye bağıracağım sırada, arkadan bir ses duydum: “Bugün de Beşiktaş’ın maçı varmış…”

Beşiktaş mı?

Vay be, yine o gelmişti! Taa oralara kadar gelmişti valla, yollar sakatmış, tehlikeliymiş dinlememişti. “Koçum Holosko be… Fink’e bak yaa, sen daha yeni Almanya’dan gelmedin mi? Heyt be…” Çok mahcup etmişlerdi beni…

Tekrar hatırladım, Mustafa’ydım ben. Orada kalıcı olmayan, gerçekleştirmesi gereken hayallere sahip, “bunlar kim?” diye etrafına bakmayan, aslında hümanist sayılan ve Beşiktaşlı biri. Kendimi hatırladım ve bunu sağlayan bir tanıdıktan gelen sesti. Ve en güzeli de er gazinosunda maçları seyredebiliyorduk. Oturdum, tanesi 15 kuruştan üst üste çayları diktim. Ve o gün, şafak saymaya başladım. Beni bekleyenler vardı. Ve daha çok Beşiktaş’ın maçı olacaktı, bugün olduğu gibi.

Deri Ceket ve Mario Gomez

Aslında pek tarzım değildi. Genelde spor görünümlü ama poşet gibi parlak durmayan, sıcak tutan ama bakınca da 25 derecede eldiven giyen Marcio Nobre gibi “titreme gelmiş adam” havası vermeyen montları severdim. Ama gelip bana, “hadi gel seninle deri ceket bakalım” deyince ağzımdan hayır kelimesi çıkamamış, belli bir saatten sonra ortalıkta dolanmaması gereken semtlerden birine gitmiştim onunla. Gerçi o yerlerde yaşayan taraf bendim, muhtemelen fabrika çıkış mağazası orada diye tav olmuştu. Neyse.

Bir erkek, ilk kez dışarı çıktığı bir kadınla gün geçirdiği zaman sürekli kafasının içinde test çözer. Daha mağazaya varamadan, “bir milyonun var mı be abi” modelindeki kaldırım yan kesicilerinden biriyle karşılaştığımda, günün ilk sorusunu sormuştum kendime. “Şimdi ‘yook kardeşim’ diyip savuştursam, adam yapışsa acaba hakkımda ‘ne pinti çıktı, 1 lira vermedi ki kurtulalım’ diyecek… Ama bu sefer de parayı verdik diyelim, o zaman da tırstı galiba diye düşünmesin sonra?” Derken, pintiliği korkaklığa tercih ederek eli cebe atmadan bir şekilde meseleyi atlatmıştım.
Her ne kadar tarzım değil desem de mağazaya girer girmez bir deri ceket çarpmıştı gözüme. Böyle rengi falan, Brad Pitt’in Dövüş Kulübü’nde giydiği cekete benziyordu. “Giyersem belki hafiften Tyler Durden havası veririm” umuduyla cekete yaklaştım. Bir klasik olarak daha bedenine vesaire bakmadan direkt etiketini çevirdim, o zamanki maaşımın 4’de 3’ü yazıyordu. Etiketi, benden sonra gelip bakan da aynı hayal kırıklığına uğrasın diye tekrar ters çevirdim. Ve cekete “i’ll be back” bakışı atıp uzaklaştım. Nihayetinde Mario Gomez’i Bayern Münih’ten almaya gerek yoktu.

“XS nasıl bir beden yaa, hobbit misin sen tıhehe” gibi arayı ısıtayım derken yapılmış aslında hiçbir işe yaramayan gevşek esprilerimden sonra mağazadan çıktık. Aslında günün amacı noktalanmıştı. Ve kafamdaki diğer sorunun cevabına gelmişti sıra. “Şimdi ‘haydi gel buradan gidip bir şeyler yapalım’ dersem, ‘iyi ki bir yardım istedik hemen buluşma gününe çevirmeye çalışıyor’ diye beni görmemiş kategorisine koyar mı? Ee böyle dümdüz de gün noktalanmaz ki” derken ikisinin ortasını buldum. Yakınlarda bir yerlerde bir şeyler yemek…

Bir müddet dolandıktan sonra artık yorulmuş olacak ki ara sokakta lahmacun, kebap tarzı bir şeyler yapan dükkânı işaret etti. Girdik. İkişer lahmacun, ayran, mayran söyleyip üst kata çıktık. Masalar kirliydi, tavanı alçaktı, yemek kokusu direkt olarak üzerimize vuruyordu. Aç bıraksam daha iyiydi yani. Birkaç dakika şaşkın şaşkın ortalığa baktıktan sonra can sıkıntısından karşısında gördüğü diğer dükkânların tabelalarını okumaya başladı. Artık bu işe bir dur demenin vakti gelmişti. “Ya ne diyeceğim, şurdan bi arabaya atlayıp daha doğru dürüst bir yerlere geçsek?” Gözündeki “e nihayet” bakışını yakalamıştım. “Ama siparişleri verdik?” dedi. “Ne olacak ya, veririz parasını en fazla. Dur ben hallederim” diyerek hem bizi oradan kurtarmış hem de “aslında pinti falan değilimdir” mesajını vermiştim.

Güzel bir gündü neticesinde, ama ne olmuştu da bu kadar hunharca saçmalamıştım? Aslında fazla ince düşünmem dışında benlik bir durum değildi. Yanımdaki insanın eften, püften sebeplerle çıkarım yapacak, beni yargılayacak biri olmadığını biliyordum. Nereye oturursak oturalım, kibirli bakışlar atmayacak; ağzımdan aslında bana ait olmayan boş laflar çıktığında, cevap olarak beni gayet gömecek kelimelere sahip olmasına rağmen bunu pek tercih etmeyecek biriydi. Onun verdiği rahatlıktı. Aslında çok güzel bir şeydi, ama galiba ayarımı da bozmuştu. Zaten Beşiktaşlının mayasında rahatlık diye bir şey yoktu ki.
Feyyaz’dan sonra kanırtarak gol atmayan, yakaladığı zaman affetmeyen golcüye 20 sene sonra kavuşmuş neslin çocukları değil, bizzat kendisiyiz. Evet, Demba Ba... Son gol kralı İlhan Mansız bile o kadar yüzdeli bitirici değildi. Şimdi gözler böylesi bir golcüye alışmışken, tekrar eskiye dönüş olmazdı. Dönülmedi, hatta daha iyisiyle… Mario Gomez.

Alman milli takımında 60 maça çıkmış, 25 gol atmış adamı “şöyle vuruyor, böyle uçuyor” diye uzun uzun anlatmayayım.  Ama şunu demeliyim, tribünden sahaya atılmış topu bile asiste çevirebilecek bir golcü. Sağ veya sol fark etmeksizin gol vuruşu, fiziğine rağmen savunma arkasına doğru koşular, kafa hâkimiyeti, e bir de Alman… Bu ligde bir Alman futbolcunun katkı vermesi için yürüyebilmesi bile yetmiştir her zaman.

Ama işte “bu adam nasıl olsa topu içeri atar” rahatlığı da tehlikeli olabilir. Kağıt üzerinde soldan Quaresma kessin, soldan Gökhan Töre aksın, Mario Gomez bulduğunu kaleye vursun sistemi güzel duruyor. Ama o iş, Simao – Quaresma kanadıyla pek yürümemiş, Beşiktaş ligi beşinci bitirmişti. Öyle bir sistemde, Mario Gomez de Almeida gibi ıssız bir forvete dönülebilir, Olympiakos maçında olduğu gibi yalnızlıktan rakip stoperlerle verkaça girmek zorunda kalabilir. Elbette daha bitirici ve daha doğru koşular atan bir santrfor olmasıyla, Almeida’ya nazaran daha çok gol atacaktır sistem ne olursa olsun. Ama forvet koşularıyla onu destekleyecek birilerinin kısacası Podolski’lerin, Müller’lerin olması, kalitesini daha net açığa çıkarır. Öylesi de sadece Olcay var. Şu Demba Ba'dan düşen parayla gole yakın oynayacak yabancı bir kenar forvet de alınırdı sanki.

Mario Gomez’in asıl güzelliği de şu. Dünya futbolunun üst düzey kategorisinde yer almış belki de son klasik santrforu. Büyük liglerin tepeye oynayan takımlarına bakılınca, Mario Gomez gibi 90’lardan kalma görüntüsü veren endamlı golcülerin pek kalmadığını görürüz. Oysaki bizim ligde bu kural hiç değişmedi. Topu içeriye vurabilen santrafor, her zaman fark yarattı ve yaratacak.

Memleket futbolu için en doğru transfer stratejilerinden biri, Avrupa’nın büyük kulüplerinde az forma şansı buluyor diye değeri düşmüş kaliteli oyunculara dadanmak. Beşiktaş’ın son iki büyük transfer satışında bu strateji vardı. John Carew ve Demba Ba. Mario Gomez de aynı düşünce yapısının ürünü. Güzel bir yoldur bu, yanılma payı çok düşük olur.

Zaten ben de o deri ceketi aylar sonra seri sonu reyonunda yakalamış ve ilk gördüğüm fiyatın neredeyse yarısına almıştım. Tıpkı Beşiktaş’ın Mario Gomez’i Fiorentina’dan koparışı gibi. O da çok istediği ceketi buldu mu bilmiyorum, bulmuştur umarım.

Sen Eskiden Güzel Forvettin Be Pancu

2002’nin yazı. Beşiktaş 100. yılına hazırlanıyor, pek fazla Beşiktaşlının inanmadığı şampiyonluk parolasıyla. Çünkü elde yıldız denilecek iki adam var biri Tümer, diğeri İlhan Mansız. Onlardan İlhan olanı Dünya Kupası’ndan sakat geliyor. Zaten elde forvet yok, transfer şart. Ama hiçbir Beşiktaşlının sabahları gazete alası gelmiyor. Çünkü 9 numarayı verecekleri golcü Radu Niculescu. Eyvallah, Liverpool’a gol atmış adam ama sonuç olarak Radu yani… Beşiktaş’ın 30. yılında transfer olsa ancak heyecanla karşılanır diyeceğim ama o zaman da Baba Hakkı falan var, yine esamesi okunmaz.

Derken yeni teknik direktör Lucescu’dan bir Romen golcü tavsiyesi gelir. Hayatın yazılı olmayan kuralları arasında şöyle bir şey vardır, arada istisnalar olsa da pek değişmeyen. Arkadaşların ısrarıyla başlayan birlikteliklerden, teknik direktörün tavsiyesiyle memleketten getirilen topçulardan hayır gelmez. Ama o çocuk, yani Pancu, galiba istisnalar arasında yer alacaktı.  Bunu daha çıktığı ilk hazırlık maçında ispatladı. Topun gelişine ayağının içiyle sert, falsolu, isabetli ve daha birçok güzellemeyle cümlenin uzatılası plaseyle golünü atmıştı. Evet, tek bir golle annemin çok yakıyor diye bakkaldan ısrarla istemediği 100’lük ampulden daha fazla ışık saçmıştı.
Beşiktaş sezonu Bursa deplasmanında açacaktı. Daha sonra ortalığı yıkaraktan gelen Pascal Nouma’nın hazır olmasına daha aylar vardı, İlhan Mansız hala sakattı, Lucescu’nun forvet oynatmaktan bayıldığı Sergen de sakattı… Ahmet Dursun, tam hatırlamıyorum ama o da ortalıkta yoktu. Muhtemelen fazla kola içmekten midesini delmişti. Yani kısacası, forvette olay artık Pancu’da bitecekti.

Orta sahadan topla ilerleyen Tayfur’u Pancu gördü ama Tayfur Pancu’yu göremedi. İki üç kere çapraz koşu yaptı Pancu, en sonunda yerini belli etti, pasını aldı ve topu kayarak üst ağlara yapıştırdı. Beşiktaş’a o gol yetmese de Pancu, 9 numaranın emin ellerde olduğunu kanıtlamıştı.

Sonrasında İlhan Mansız iyileşti, Pascal Nouma toparladı, zaman zaman Sergen de forvete evirildi. Pancu’nun ise günden güne mevkisi değişiyordu. Önce forvet arkası, sonra forvetin daha da arkası… Orta sahaya kadar gelmişti. Yine de çok iyi oynuyor, çok kritik goller atıyor, 100. yıla damga vuranlardan oluyordu. Sonraki yıllar biraz formdan düşse de yine takımın kilit adamlarından biri olarak kaldı. Ama artık forvet değildi…

Yıllar geçti. Lucescu gitti, Del Bosque geldi. Bir Avrupa maçından önce Beşiktaş’ta yine forvet sıkıntısı vardı. John Carew sakattı, Veysel Cihan’a razıydık ama o da sakattı. Oysa Pancu vardı, üstelik sırtında hala 9 numara yazıyordu. Ancak kimsenin aklına onun eskiden güzel bir forvet olduğu gelmedi, en başta da Del Bosque’nin. Beşiktaş maça forvetsiz çıkmayı tercih etti.  Sonraki yıl Rıza hoca onu stoper oynattı, hatta kaleye geçtiği oldu. Sonraki yıl numarası bile 1 olmuştu. Bir gün sessiz sedasız Beşiktaş’tan gitti, en son kaleci olarak hatırlanıyordu.

100. yıl ve forvet denilse, akla İlhan, Pascal, Ahmet Dursun hatta Sergen gelir ama kimse forvet Pancu’nun adını anmaz. Oysaki forvet Pancu’nun daha takım toparlanmamışken o sezon başında Bursa’ya, Diyarbakır’a, Denizli’ye attığı goller olmasaydı, Beşiktaş bir klasik olarak daha ilk yarı bitmeden şampiyonluktan kopardı. Hatta Sarajevo’ya attığı goller olmasaydı, UEFA’da “sevdim seni bir kere” sesleriyle noktalanan çeyrek final günleri hiç görülmezdi.

Hayat da Pancu’nun Beşiktaş serüvenine benzer aslında. Sen de bir “sen” vardır, ancak bazen o çizgilerin dışına çıkarsın. Olmadık arkadaşlıklar edinir, onların olmadık ortamlarına girersin. Sözlükte karşılığını bile bilmediğin huylar edinirsin. Sevdiğin insana yaranmak için, onun hoşuna gideceği bir rol çizersin kendine ve oynarsın. Sırf parası iyi diye karakterinle, hayallerinde hiç uyuşmayacak işler yaparsın. Sonra “hayır” demeyi unutur, her şeye “evet” demeye başlarsın. Bir gün bakmışsın ki sendeki o sen pek kalmamış. Tekrardan 9 numarayı giymek istersin ama artık o forma oturmaz üstüne.

O yüzden işler o raddeye gelmeden bir dur demek gerekiyor hayatta bazı şeylere. En başta kendim, o sınırda çok dolandığım oldu ama bendeki ben’i kaybetmedim. Ya da umarım öyledir. Mesela eskiden de kötü bir forvettim, hala daha öyleyim. Eskiden de iki durumda kafam hiç çalışmazdı, hala daha öyle. Oruçken ve âşıkken… Beni bu hallerde yakalarsanız, boğaz köprüsünü satabilirsiniz. O yüzden içeriden odama doğru iftar hazırlığı kokusu buram buram süzülürken, sözlerimi “eyorlamam bu kadar” diyerek noktalamamak için burada keseyim.

Evet, Pancu çok güzel forvetti be…



Tek Dal Sigara

90’lı yılların sonlarıydı, Çelik’in Hercai’si bile artık pek dinlenmez olmuştu. Kocaeli’nin Kocaeli, Kaan Dobra’nın Dobrowski olduğu zamanlar.  Çamurlu bir nisan gününde Beşiktaş, Dolmabahçe’de beş gol yemişti. O gün uyumak sorun değildi ama uyanmak… Çocukluk, gençlik döneminde sevdiğiniz takımın yenilmesi çok farklı bir duygudur. Çünkü o günlerde dert edecek pek fazla neden olmazdı, sadece bir tane: Beşiktaş.
Pazartesi okuldan kaçmak için yeterince nedenim vardı. Beş gol şakası yapacak arkadaşlar, klasik pazartesi töreni, müdürün uyuz sesi, okul, pazartesi… İşin acı tarafı evdekiler farkına varmasın diye yine erkenden kalkıp, yola çıkmak. Güzel tarafı ise bir okuldan kaçma klasiğim olan, kapıya kadar gidip; surat beş karış halde sıraya giren arkadaşlarına acırcasına bakıp, yolunu değiştirmek… İnsanın kendine tanıdığı özgürlük gibisi yoktu, bir gün bile olsa.

Okul Bakırköy’de olunca, dışarıda zaman geçirmek çok da zor değildi. Ama küçük bir sorun vardı, o da cepte kalan hatırladığım kadarıyla bin 500 lira… Yan sokaktaki fakir dostu bakkalda yarım ekmek arası salam satılırdı. Salam derken lazerle kesilmiş gibi, içine baktığın zaman karşı taraf gözüküyor.  Ama o bile gelmiyordu. Gelen tek şey, sahildeki büfede satılan tek dal sigara… Gerçi ben içmiyordum, pek heves de etmiyordum arkadaşlarımın her zaman “Yak bi’ tane yaa, süt çocuğu musun?” haykırışlarına aldırış etmeden. Ama o gün, bunu yapacaktım. “Madem okuldan kaçtık, serseriliğin dibine vurayım!” dedim ve son kalan parayı, kulağına kalem takmış büfeci abiye teslim ederek tek dal sigarayı aldım. Evet, o zaman serseriliğin dibine vurmak demek benim için buydu. Hakikaten süt çocuğuymuş galiba.

Henüz yanmamış sigarayı dudaklarımın arasına koyup, sahilde usul usul yürümeye başladım. Kravat atkı şeklinde boynumda, ceket elde… Karşıma çıkan birine ateş sordum, aldım, yaktım… Yoluma dudak tiryakisi bir insan olarak devam ettim. Kendimi büyümüş hissetmiştim. Çok geçmeden, yolumu biri kesti. Bu kez ateş istenen taraf bendim. Kendimi daha da büyümüş hissettim. Sigarasını sigaramla yakan abi, emaneti bana teslim ederken acırcasına bir bakış attı. Gırtlaktan gelen hafif ve içli bir Bryan Adams sesiyle “Oğlum yapmayın bu yaşta bee, yazık ediyorsunuz…” dedi. Yanındaki sevgilisi de acınası bakışlara gözleriyle katıldı. Ama hiç etkilenmedim, üstüme alınmadım. Çünkü öyle bir şey yoktu. O tek dal sigaradan başkası olmayacaktı, olsa bile yine “tek bir dal” olarak kalacaktı.

Birkaç fırt daha çektikten sonra sigarayı denize yolladım. O sözlere karşı hissettiğim “hissizliği” sevmiştim. Ve bir karar verdim. Bundan sonra canımı sıkacak, beni değersiz hissettirecek her cümleye, her bakışa o tek dal sigaraya yaptığım son bakışı atacaktım ve onlar da sönüp gideceklerdi. Sonraki hayatımda bunu çoğunlukla başardım. Ama yine bir tek Beşiktaş… Ona gamsızlık işlemiyordu işte.

Ben Ohen’i de Sevdim




Karşındaki insanı, insanları ikna etmek için iki yolun vardır. Birisi sözle, diğeri ise sevgiyle.  Sözle ikna etmek bir yetenektir, hatta “retorik” diye bilimsel bir de adı vardır. Ama diğeri için bir yeteneğe ihtiyaç yok. Çünkü zaten ikna ettiğinin de farkına varmaz bunu başaran. Karşısında her şeyi kabullenmiş birini bulur. ‘Yine de’siz sevmek diye bir şey var mesela, en çok ailene karşı hissedersin. Ben babamı yine de’siz severdim.  Aklına estiği zaman kazak alırdı bana, güzel olup olmadığını sorgulayamazdım. Ama yalandan da olsa göz gezdirirdim, o da her seferinde mahcup bir ses tonuyla “Bak beğenmezsen söyle ha, geri verelim” derdi. Benim cevabım da hiç değişmezdi: “Ya baba manyak mısın? Senden geldi bu kazak, dünyanın en güzel elbisesi oldu şimdi bu.” Ama hep içimden… Keşke sesli söyleseydim.

Beşiktaş’ı da yine de’siz sevdiğimiz zamanlar oldu. Artık tam olarak öyle değil, kabul edelim. Çünkü o zamanlar ben Ohen’i de sevmiştim. Beşiktaş’ın forvetindeydi artık, dünyanın en güzel golcüsü olmuştu. İtiraf etmem gerekirse o sevginin bir nedeni de TSYD Kupası’nda Fenerbahçe’ye attığı goldü. Top önce üst direğe vurmuştu, sonra yere, sonra üst ağlara… İlk kez o zaman âşık oldum bu gol şekline, topun üst direğe vurduğu andaki çıkarttığı sese. Halil için (Cüneyt Arkın) duyduğu anda gerdek gecesinde tribünleri erken terk ettirecek alageyik sesi neyse, benim için direkten çıkan o “çat!” sesi de oydu. “Ölmeden önce yapılacaklar” listesine öyle bir gol atacağımı da yazdım. Hala başaramadım, demek ki hala yaşayacak ömrüm var.

Demba Ba’nın geçen günlerde ortada fol yok, yumurta yok, ışık yok, umut yokken attığı gol Ohen’i aklıma getirdi. Ama onun yine de’siz sevgiye ihtiyacı yok. Beşiktaş’ın, dar zamanda kaleye 130 km hızla giden bir şey gönderen golcüsü var artık. Sadece bu bile, gündelik hayatınız için mutlu olma sebebi. “Elhamdülillah!”

Bahçeden İçeriye Top Atan Adam






Uzun yıllardır aynı mahallede oturmanın hoşlukları da vardır, yaratacağı boşlukları da. “Eve geldim” diye bilmek için ille de apartmanın kapısından girmene gerek yoktur, daha duraktan indiğin anda gözleri “acaba bana selam verip mi geçecek” diye bakan bir tanıdığa rastlarsın. Artık evdesindir, güzeldir. Ama her adımda aslında ileriye değil, geriye gidersin bazen. Anılarda kaybolursun.

Şimdilerde okul bahçesi olan, çocukluk dönemimizin boş arsası, yani mahallemizin “iç sahasının” önünden geçtim; o günlerde en çok sevdiğimiz zaman aralığında. Akşamüstü sadece futbola değil, arsanın dışına kaçan futbol topu için de elverişli bir saatti. Çünkü iş çıkışına denk gelir ve her kötü şutta “ağbiii” diye seslenerek topu geri atmakla görevlendireceğiniz, evine dönen sıkıcı hayat sahibi bir insanla karşılaşırdık. Artık o sıkıcı abi olma sırası bendeydi. Bahçeden dışarı kaçan topun gelişine vurmak istedim ama cesaret edemedim. Duvardan sekmesin diye eğildim, topu elimle attım içeri. Oysa ne çok severdim, ne çok taklit ederdim Adrian Ilie’nin aşırtma vuruşlarını…

Blogun ilk zamanlarında da hikâye farksız değildi, bahçenin içinde olan taraftaydım. Ama son dönemde altı gün çalışan, hatta bazı akşamlar odasını ofise dönüştüren, kalan zamanında ne yapacağına karar veremeden günü eriten; topu bahçenin dışından içeriye atmaya mahkûm olan bir adam oldum. Boşladım buraları, farkındayım. Mahcubum. Ama o duvarın dışında çok kalmayacağımı biliyorum, ne zaman olur onu bilmiyorum.

Baba Süleyman




Birkaç gün önce yaşadığımız ayrılığa dair en anlamlı söz, zekası ve kalemi de en az gol dokunuşları kadar güzel olan kral Feyyaz’dan gelmişti. “Aslında söylenecek çok şey var, ama o çok şeyi ifade edebilecek kelimeler yok.”

90’ların ortaları, sonlarına doğru Beşiktaşlı olmak garip bir duyguydu. Öyle ki, radyoda sadece adının geçmesi dahi tüyleri diken diken etmeye yetiyordu. Belki çocukluk masumiyetidir bu. Ama o masumiyete dokunmayı başarıyordu Beşiktaş. Çünkü sadece tuttuğumuz, hafta sonunda şevkle maçlarını beklediğimiz bir takım değildi. Sahadakilerin her biri “bizim çocuklar” hissini veriyordu. Sanki maçtan sonra bizim eve akşam yemeğine gelseler, şaşırmayacaktık. Hiç dışarı çıkarken peşine takılmışlığımız olmayan onlarca abilerimiz, hiç elini öpmediğimiz bir babamız daha olmuştu Beşiktaş sayesinde. O yüzden kupaların, şampiyonlukların dışında her Beşiktaş maçı bizim için en güzel buluşma günüydü. Mağlubiyette de galibiyette de en nefret ettiğimiz sesin hakemin maçı bitiren düdük sesi olduğu günler. 


Zaten bizim kuşak, başarıya çok alışmış camianın hafif sallantıda olduğu döneme denk gelmişti. Beşiktaş şampiyonluktan koptuğu anda aldığı skorlarla pek bir çekilmez takım oluyordu. İnönü’de Denizli’den 4 yiyebiliyordu mesela, çoktan düşmüş Şekerspor’a kaybedebiliyordu. Ama her zaman stat tıka basa dolardı. İşte o dönemlerde farklı bir takımı tutan arkadaşınızdan “Ya sen neden Beşiktaş’ı tutarsın ki?” gibi bir soruyla karşılaşabilir ve Feyyaz’ın sarf ettiği söz o gün sizler için geçerli olabilirdi. Söylenecek çok şey vardı, ama onlar içimize öylesine işlemişti ki zaten kelimelere dökülmeye ihtiyaç duymuyordu.

Galiba o aidiyet hissini böylesine yaşamamızı sağlayan yegane figürdü Süleyman Seba. Takımın önünde çektirdiği o meşhur pozda sadece bir başkan görmüyorduk. Ekmek teknesinin önüne sandalyesini atmış, çatık kaşlarının altında bile çocukları için canını vermeye hazır olduğunu hissettiren babaları görüyorduk onda. Bağlılığı, dürüstlüğü, saflığı, temizliği, karşılıksız ve hesapsız sevgiyi…

Şanslıyız ki Şeref Beyleri, Baba Hakkıları anılardan dinleyen bizler Süleymen Seba’yı yaşadık. Ve şanssızız ki artık hiçbir şeyin onun nefes aldığı günlerdeki kadar saf ve güzel olmayacağını biliyoruz. Çünkü biz, Baba Süleyman’ı ve onun Beşiktaş’ını yaşadık.
Related Posts with Thumbnails