Gerçek Tsubasa: Ritsu Doan



Luis Suarez, Arjen Robben, Virgil van Dijk ve hatta Ronald Koeman… Bu eski ve yeni efsanelerin ortak noktası yollarının bir noktasında Groningen’e uğramaları ya da direkt olarak oradan çıkış yapmaları. Ve hatta onlar kadar büyük isimler olmasalar da Marcus Berg, Dusan Tadic, Filip Kostic gibi önemli scouting keşiflerine de sahipler yakın dönemde. O yüzden Groningen, bu işe merak saranların mutlaka kadrosuna göz atması gereken bir kulüp. Nitekim bugünlerde de ilk 11’lerinde düzenli olarak oynattıkları 1998 sonrasında doğmuş 5 oyuncuları var. İçlerinden en dikkat çeken isim ise Ritsu Doan.

Aslında 20 yaşındakii Japon oyuncu, geçtiğimiz yaz ülkesinin Dünya Kupası kadrosunda da olabilirdi. Biraz araştırma yaptığımda buna şaşıranın bir tek ben olmadığımı fark etmiştim. Çünkü Japonya’nın oyununda tempo, birlikte oynama ile ilgili bir problem yoktu ama yaratıcılık eksiklikleri vardı. Bu konuda Ritsu Doan aldığı sürede ciddi anlamda fark yaratabilirdi. Her ne kadar Hollanda Ligi “wonderkid’leri cilalayıp, parlatma” ligi olarak görünse de Doan’ın orada yaptıkları sınır ötesi, yani ligin zayıflığından ve hücum oyuncuları iyi göstermesinin dışında direkt olarak yetenekleriyle alakalı.

“Japon’sun bir kere, oyun zekası olan adamsın…”


Ritsu Doan’ın donanımında müthiş bir oyun zekası var. Zaten bu özellik edinilecek bir şey değil, özel oyuncularca var olan doğuştan gelen bir şey. Sahada hep büyük düşünüyor. Örneğin, bir hücum anında en boşta görünen adamı değil de boşta gibi görünmeyen, ama top ona geldiğinde atağın gol olma ihtimalini daha da artıracak adamı görüyor. İşte bu özel oyuncu işi ve Doan’da Gamba Osaka döneminden bu yana mevcut. Üstelik, o oyun zekasını sahada süsleyebilecek yeteneklere de sahip.

Adam eksiltme konusunda bir sorunu yok. Bu konuda yeterliliği sorulduğunda “advanced” diye cevap verip geçiyor. Onun dışında kilit pas ve şut konularında da fazlasıyla yetenekli. Hatta eski Groningenli Arjen Robben tipi, “sağdan içe kat et ve uzak doksanı gör” gollerini şimdiden alışkanlık haline getirmiş durumda. Bu bakımdan bakıldığında kendisi için Japon tarihinin en iyi oyuncusu olabilir diye düşünebiliriz. Nakata’yı ayrı bir yere koyabiliriz, o futbol yetenekleri dışındaki karizmasıyla ülke için bir ikon haline gelmişti. Tarz olarak Nakamura ve Honda gibi isimlere yakın. Bu iki oyuncunun topa vuruş yetenekleri efsane olsa da Doan, ekstra olarak driplingçi ve çok yönlü.

Pep Guardiola Üniversitesi’ni kazanabilir


Ritsu Doan’ın bir sonraki transferinin büyük bir kulübe doğru olacağı kesin. Şu ana kadar Juventus, Atletico Madrid haberleri de çıktı ancak kendisiyle en ciddi ilgilenen kulübün Manchester City olduğu yazılıyor ve bu, Groningen tarafından da doğrulanmış durumda. Yaz dönemindeki 5 milyon pound’luk teklifi reddetmişlerdi ancak ocak ayında yeniden bir hamle gelebilir.
Japon yetenekte tam olarak “Pep Guardiola’nın yeni oyuncağı” kumaşı var. Az önce de bahsettiğim gibi, oyuncu şu an için Robben bölgesinde oynuyor gözükse de çok yönlü ve daha birçok bölgeye evirilebilir. Sahte 9, forvet arkası ve hatta merkez orta saha… Çünkü Doan, oyun zekasını topsuz alanda da gösteren ve sırf ön sezileriyle sıkça top kapan bir oyuncu. Guardiola’nın önde baskılı oyununda rahatlıkla merkez orta saha yükünü bile kaldırabilir gelecekte. O sebeple ben, şayet bu transfer gerçekleşirse Ritsu Doan’ın “Yeni David Silva” olarak görüleceği kanısındayım. Bakalım neler olacak…

Serie A’da Klinsmann Sesleri: Krzysztof Piatek



1994 Dünya Kupası, ‘90’larda çocuk olanların futbola ilk kez aşkla baktıkları turnuvadır. Köşeden her belirişinde heyecanlandırır, bazen sesini duymak bile yeter. Topun üst ağlarla buluştuğu an çıkarttığı efekt… Artık futbol sadece mahalle arasında iki taş arasında oynanan oyun değil, sayfa boşluklarına yazılan 11’lerde, “en sevdiğiniz 10 numara kim?” gibi sorulara cevap arayışlarında da vardır. Ama yine ‘90’larda çocuk olanlar için en sevilen 10 numaranın cevabı hep aynı olacaktır: Roberto Baggio. Golcü sorulduğunda ise akıl biraz Romario’ya, Klinsmann’a kaysa da yine tek bir isim baskın çıkar, o top ve üst ağlar buluşmasındaki seslerin perde arkasındaki isim: Gabriel Batistuta.

O kupada oldukça etkileyici performans gösteren Batigol, devamında da hız kesmemiş ve 1994/95 Serie A sezonunun ilk 11 maçında da gol atmayı başarmıştı. Bu, Bologna efsanesi Ezio Pascutti’nin 30 yıllık bir rekorun da kırıldığı anlamına geliyordu. Gabriel, Serie A’nın Serie A olduğu o dönemde gerçek anlamda bir imkansızı başarmıştı. O “imkansıza” 24 yıl sonra bir Polonyalı fazlasıyla yaklaştı. Genoa’nın daha birkaç ay evvel sadece 4 milyon Euro karşılığında transfer ettiği Krzysztof Piatek, Serie A’daki ilk 7 maçı da boş geçmeyip, şimdiden 9 golü buldu. Batistuta’dan sonra ilk kez bir oyuncu bu kadar hafta üst üste gol atmayı başarıyordu. Üstelik bu sezonun Piatek’in Çizme futbolundaki ilk sezonu olduğunu düşünürsek, başardığı şeyin değerinin çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.

“Geçtiğimiz sezon da çok iyi bir performans sergilemiştim, artık yeni bir adım atmam gerektiğini hissediyordum. Bu Genoa oldu. Sadece iki aydır buradayım ve bu kadar kısa zamanda takımıma yardımcı olabildiğim için mutluyum. Ancak gelecek yıl neler olacağını kim bilir…” Krzysztof Piatek

Evet, Piatek eski takımı Cracovia Kraków formasını giydiği sezon sezonunda 20 gol atmıştı. Polonya Ligi için bile oldukça etkileyici bir performans olsa da kimse ondan ilk sezonunda böylesine bir çıkış beklemiyordu. Hatta galiba kendisi de dahil… Polonya Ligi biraz daha belirleyici olsa da genellikle top lig dışındaki seviyelerde çokça gol atmak, yeterince güçlü bir işaret değil. Ancak Piatek’in donanımında gerçek bir golcülük yatıyor. Ve aslında ülkesinin büyük santrforu Lewandowski’den daha çok, Serie A’nın eski büyük golcülerinden Jürgen Klinsmann’ı biraz daha fazla andırıyor sanki.

“Golünüz nasıl olsun istersiniz?”


Krzysztof Piatek’in en büyük farkı, repertuvarında her çeşit gol yeteneğini bulunduruyor olmasıydı. Vuruş açısına göre sert bir şut da çıkarabiliyor, ayağının içiyle köşeye doğru bir plase de… Thierry Henry’nin nirvanaya ulaştığı “stoperi karşısına aldığında, bir anda topu uzak direk dibine gönderme” seçeneği bile mevcut kendisinde. Aynı zamanda aşırı uzun bir oyuncu olmamasına rağmen (1.83), kafa vuruşlarında oldukça etkili bir oyuncu. Ve aslında çok uzun olmaması bir avantaj… Oldukça çevik, topun geliş yönüne doğru hızlıca pozisyon alan ve çok çok iyi sıçrayan bir oyuncu. Asıl önemlisi sıçradıktan sonra topa nasıl vurmak; Piatek bu konuda da fazlasıyla iyi. İşte Klinsmann’a benzetme nedenim de burada yatıyor. Alman efsanenin aklında da her zaman; direkt olarak kaleye inmek, kenar toplarda hızına alarak sıçrayıp, şut gibi kafa şutları çıkarmak vardı.

Çok iyi golcü mü, çok iyi santrfor mu?


Piatek, Polonya Ligi’ndeki golcülüğünün tesadüf olmadığını kanıtladı. Ama karşımızda şöyle bir soru var ve bu bence henüz cevap bulmadı: Piatek aynı zamanda çok iyi bir santrfor mu? “Gol atıyor işte, daha ne” gibi düşünmemek lazım. Golcülükle iyi santrforluk farkını gösterecek bize oldukça yakın bir örnek var: Cenk Tosun. Bir önceki sezonda 20 gol atmıştı ama iyi santrforluk konusunda hala eksikleri vardı. Ancak geçen sezon komple santrforluk konusunda öyle hızlı adımlar attı ki önceki yıla nazaran daha az skorer bir oyuncu olmasına rağmen Premier Lig’in kapılarını kırarak içeri girdi.
Golcü, daha çok kendi istatistiğini değiştirir. İyi bir komple santrfor ise takımın çehresini. Topu sırtı dönük aldığında takımına zaman kazandırarak, attığı kilit paslarla etrafındaki oyuncuları da gol pozisyonunun içine atmak, sık alan değiştirerek rakip defansın denge ayarlarıyla oynamak; bir santrforun attığı goller kadar önemli aksiyonları. Piatek bunları yapabilme potansiyeli var olsa da henüz yan özellikleri golcülüğü kadar tam değil gözüküyor. Mesela ceza sahasında yalnız kalan bir oyuncu değil, Pandev ve büyük potansiyellerden biri olan Christian Kouame, çok iyi koşu atan hücumcular olmasına rağmen Piatek’in henüz asisti yok.

“Barcelona’nın benimle ilgilendiğini duydum. Ama açıkçası buna pek inanasım gelmedi.” Krzysztof Piatek

Tarzına göre en uygun takım: Chelsea


Her şeye rağmen günümüzde böylesi bir golcüyü bulmak kolay değil. Zaten bulan da kolay kolay elden çıkarmak istemiyor. Şu an için üst seviye kulüplerin deneme transferleri bile 30, 40 milyon barajına geldi. O nedenle Piatek’in yakın zaman içinde büyük bir transfer yapması kaçınılmaz. Şu ana kadar Chelsea, Napoli, Juventus ve hatta Barcelona’nın takipte olduğu yazıldı. İçlerinden sadece Napoli tarafı resmi olarak ilgisini açıkladı. Napoli, kariyer planlaması için doğru bir adım gibi gözüküyor. Çok büyük bir kulübe gitmeden önce öyle bir ara dönem geçirirse, gelişimini daha sağlıklı şekilde sürdürebilir. Ama daha üst seviyeye aktarmasız gidecekse onun için en uygun kulüp Chelsea gibi gözüküyor.

En başta Chelsea, 9 numara pozisyonunda tam olarak aradığını bulmuş değil. Özellikle de Sarri için ne Morata ne de Giroud, hareketlilik ve gezginlik olarak istediği tipte oyuncular değiller. Piatek bu boşluktan faydalanarak direkt 11 formasını kapma şansı var. Daha önemlisi tarz olarak Sarri’nin ilgi alanına giriyor. Çünkü hareketli, golcülük çeşitliliğine sahip ve direkt kaleyi düşünen bir oyuncu. Chelsea, genellikle topu önde kazanarak hücum ettiği için rakip savunmayı dengesiz yakalıyor ve bu Piatek için harika bir haber. Çünkü az önce bahsettiğimiz “komple santrforluk” konusunda tam olamama durumu, öyle bir takım içerisinde sırıtmaz. Çünkü Chelsea sıfırdan atak kurgulamak yerine topun kaybedildiği noktada atağını tazeleyen bir takım; haliyle Piatek’in hızlı düşünmesi ve uygulaması şimdilik yeterli olabilir.

Serie A’nın Taç Çizgisi Kenarındaki Yeni Prensi: Roberto De Zerbi




İtalya futboluna ‘90’lı yıllardan kalan aşkla bağlı olanlar için hala öncelikle Serie A’yı izliyor olmak kaçınılmaz bir durum. Ligin tarif edilmez büyüsü dışında pek fazla neden aranmaz. Ancak son dönemde Serie A, o “neden arayanlar” için de fazlasıyla güzel seçenekler sunuyor. Cristiano Ronaldo’nun Çizme futboluna gelişi ve orada ayrı bir hikaye peşinde koşması bir yana, lig hem futbolcu hem de teknik adam konusunda fazlasıyla “yeni yüz” vadediyor. Serie A’da neredeyse bütün takımlar etkileyici scouting ağına sahip, hemen hemen her formanın altında “kim bu oyuncu?” diye merak ettirecek farklı bir oyuncuyla tanışabilirsiniz. Örneğin bu sezon Serie A’da gol atmayı oldukça kolay gösteren Genoa’lı Piatek ilginizi çekebilir, Polonya menşeili yeni bir Lewandowski girişiminin başladığına tanık olabilirsiniz.

Aynı şey teknik adamlar için de geçerli ve bunun en iyi örneği Maurizio Sarri. Bugün Chelsea’de kısa zamanda oturtmaya başladığı oyun tarzıyla fırtınalar estiren Sarri, henüz 5 yıl öncesine kadar Serie B’de takım çalıştırıyordu. Yine Sarri’nin yolundan giden ama Serie A’da fark yaratma mesaisine çok daha erken başlayan Roberto De Zerbi, o bayrağı devralacak gibi gözüküyor. Sassuolo’nun 39 yaşındaki teknik adamı ağırlıklı olarak tercih ettiği ofansif 4-3-3 ile hem güzel hem de “kazanan” oyun felsefesiyle şimdiden damakta lezzet bırakmayı başarıyor.

İlk çıkış Foggia’da


Futbolculuk dönemine Milan alt yapısında başlayan Roberto De Zerbi, 10 numara pozisyonunda oynamış ve daha çok alt liglerde boy göstermişti. Serie D takımı Darfo Boario’da başladığı teknik adamlık kariyerinin asıl çıkışını, futbolculuk yıllarında en iyi dönemini geçirdiği Foggia’da yaşadı. Serie C’de yer alan ekiple normal sezonu grubunda ikinci sırada tamamlarken, ligin en çok gol atan ve en efektif oynayan takımını yarattı. Her ne kadar Foggia o sezon play-off’lar sonucunda Serie B’ye çıkamasa da De Zerbi üst ligdeki takımların dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Önce Palermo’yu tercih ederek cesur bir karar aldı. Öyle ki kulüp sahibi Maurizio Zamparini daha önce 60’tan fazla teknik adamla yollarını ayırmış, gece viskisini içerken bir anda hocasını kovan bir başkan olduğu apaçık ortadaydı. Kötü giden 7 maç sonunda De Zerbi de Zamparini’nin koleksiyonuna eklendi. Geçtiğimiz sezon Serie A’nın en zayıf ekibi Benevento’yu çalıştıran genç teknik adam, sezon boyunca sadece 6 galibiyet alabildiği takımına cesur, hücuma yönelik bir futbol oynatmış ve her şeye rağmen “yenilikçi” olduğunu kanıtlamıştı. Böylelikle içinde bulunduğumuz sezonda, çok daha akılcı yönetilen ve kadro olarak hiç de fena isimlere sahip olmayan bir takımda kendini daha iyi gösterme fırsatını yakaladı: Sassuolo.

İdolü: Pep Guardiola


Bu yazı kaleme alınırken Sassuolo’nun Serie A’da 5 maçta 10 puanı bulunuyor, üstelik Inter ve Juventus gibi takımlarla oynanmış olmasına rağmen. Ancak yeşil-siyahlıların De Zerbi sonrası asıl farkı, hücuma yönelik ve yenilikçi 4-3-3 sistemiyle ligin güzel futbol oynayan takımlarından biri olması.

De Zerbi, teknik adamlık kariyeri öncesinde yine İtalya’nın alt liglerinde boy gösteren Pasquale Marino’nun üç farklı takımda yardımcılığını yapmıştı. “Pascquale Marino, benim öğretmenim gibidir” diyen De Zerbi, kendisine hücum futboluna ağırlık vermeye dair cesaretlendiren ismin de yine Marino olduğunu söylüyor.

“Her zaman top hakimiyetine odaklanmak, geriden sağlıklı oyun kurmak, gole ulaşmak için çeşitli yollar denemek ve sürekli denemek, topsuz oyunda her zaman hareketli olmak… Bunlar benim olmazsa olmazlarım ve teknik adamlık karakterim.” Roberto De Zerbi

Her ne kadar öğretmeni olarak Marino’yu işaret etse de De Zerbi’nin Katalan efsane Pep Guardiola’dan da fazlasıyla etkilendiği bir gerçek. Hatta 2013’te bir stajyer teknik adam olarak Münih’te Pep Guardiola’yı ziyaret ettiği de biliniyor. Zaten oyun tarzı onu fazlasıyla andırıyor.

Sahte 9 Boateng


De Zerbi’nin Guardiola ve hatta Klopp esintisi sunmasının en belirgin örneği, en uçta Babacar gibi şahane bir 9 numaraya sahip olmasına rağmen öncelikle Kevin-Prince Boateng’i sahte 9 olarak kullanması. Boateng, 4-3-3’ün en ucunda pozisyon almasına rağmen tıpkı Liverpool’daki Firmino örneği gibi sıklıkla orta sahaya yaklaşıyor ve derinde aldığı topları kenarlardan içeriye forvet koşusu atan Berardi, Di Francesco gibi oyuncularla buluşturuyor.

Sadece kenar forvetler değil, orta sahanın merkezindeki iki oyuncu Alfred Duncan ve Konyaspor’dan hatırlayacağımız Mehdi Bourabia da ceza sahası çevresinde gezgin bir rol üstleniyor. Bu iki orta saha geriden oyun kurulurken iki stoper ve önlerindeki Locatelli’ye yakın kalarak, topun karşı yarı sahaya kendi kontrollerinde –yani gelişi güzel uzun top olmadan- çıkmasına yardımcı oluyor ve top karşı yarı sahaya geçtiğinde ise hemen rakip ceza sahası çevresine koşu atıyorlar. Oyun kurulurken enlemesine olarak geniş pozisyon alan oyuncular, oyun hücuma doğru döndükçe birbirleriyle olan mesafeyi daraltmaya çalışıyorlar. Bu oyun, De Zerbi için asla tesadüf değil çünkü Foggia döneminden bu yana üzerinde durduğu felsefe tam olarak buydu.

“Geliştirici” teknik adam


Roberto De Zerbi’nin bazı oyuncular üzerinde özel etkisi oluyor. Boateng’e verdiği yeni rolle birlikte Milan döneminden sonra yeniden hücum oyuncusu olarak fark yaratmasını sağladı. 2013’te Türkiye’de yapılan U20 Dünya Kupası’nda dikkat çeken Alfred Duncan, tam olarak oyun stiline uygun bir sistem buldu ve gittikçe performansını yükseltiyor. Stoper Gian Marco Ferrari, geriden oyun kurulumunda aslında çok bir savunmacı olduğunu daha net şekilde gösterdi. Berardi ve Di Francesco ise birer kenar forvet olarak her 4-3-3’te olduğu gibi elbette en parlayan oyuncular.

Genç hocanın asıl farkı ise oynattığı tarzı Juventus deplasmanında da değiştirmemesi. Cristiano Ronaldo’nun ilk gollerini attığı ve 2-1 kaybettikleri maçta, kendi evinde topu rakibine vermeyi pek de tercih etmeyen Juve karşısında %51 oranla daha fazla topa sahip olmuşlardı. Ve aslında Cristiano’nun ekstra motivasyonu olmasaydı, puan da alacaklardı. Şu sıralar Roberto De Zerbi elindeki oyuncu kalitesiyle oynatabileceğinin maksimumunu yapıyor gibi ama hala istediklerini tam olarak yansıtmış değil.

Daha iyi nasıl olabilir?


De Zerbi’nin aklında hep topa sahip olmak var, o yüzden direkt hücumlar yerine genellikle sakin ve dengeli ataklarla rakip kaleye iniyorlar. Ancak takımına kazandıracağı ekstra bir özellikle hem topa sahip olma oyununu hem de direkt hücumları aynı anda yapabilirler. De Zerbi’nin Sassuolo’suna level artıracak o şey: Karşı pres.

Aslında De Zerbi, Foggia döneminde “topu kaybedildiği yerde pres yaparak geri kazanma” yolunu seçiyordu. Yani aslında bu fikir zihninde var ancak eldeki kadrosu, buna pek el vermiyor. Çünkü orta sahasında Milner’ı, Wijnaldum’u yok. Mevcut oyuncularla yine savunma çizgisini öne çekiyor ancak orta sahanın biraz gerisinde topun arkasına geri koşturarak, kompakt savunma yapmayı tercih ediyor. Belki Duncan karşı prese uygun bir oyuncu olsa da Locatelli ve Bourabia o gerekli tempoya sahip değiller. Şayet gelecekte dinamizmle, topla oynama kalitesini aynı anda kendisinde barındıran oyuncularla çalışmayı başarırsa, De Zerbi ne denli üst seviye bir teknik adam olduğunu daha net şekilde kanıtlayacaktır. Bu bağlamda Sassuolo’daki şansını daha önce yakalasaymış, Sarri sonrası Napoli onun için kaçınılmaz olurmuş. Ama yakın zamanda benzer bir büyük fırsatla karşılaşacağı ve adını elit teknik adamlar arasına yazacağı kesin gibi gözüküyor.

Babel – Güven – Lens



Negredo, bir gündüz ansızın ülkeden gitti ve Beşiktaş transfer sezonu bitmişken kağıt üzerinde santrforsuz kaldı. Şöyle ki elde kalan 9 numara adaylarından Larin, topsuz oyun sezgileri ve sıçrama kabiliyeti dışında belirgin bir artıya sahip değil. Özellikle sırtı dönük verdiği paslarda sıkıntı var ki bu, büyük takım 9 numarasının en az gol vuruşu kadar muntazam yapması gereken bir iş. Pektemek ve Vagner Love’un da bırakın ilk seçeneği, ikinci seçenek oldukları zaman bile Beşiktaşlılar tarafından pek içe sinilmediği gerçek. Bu durumda, en “macerasız” seçenek Babel’i santrfora kaydırmak oluyor. Ama bu aslında daha büyük risk.

Aslında Beşiktaş’ın elinde hem santrforsuzluk özlemini unutturacak hem de bir anda eski günlerinin futboluna geri dönüş sinyalleri verebilecek bir seçeneği var. O da Babel – Güven – Lens üçlüsü. “Doktor, kozmetik işine benzemesin?” dediğinizi duyar gibiyim… O yüzden bu üç ismin altına seçim nedenlerini sıralayalım.

Neden sol forvet Babel?


Babel’i santrfora çekmek şuna benzer; Bir iş kurmak istiyorsun ama elinde sermaye yok. Bir gün “Ne olacak ya, nasıl olsa para kazanırız yeniden alırız” deyip, oturduğun evi satıyorsun. Ama günün sonunda hem o yeni maceran tutmuyor hem de elindeki değerden oluyorsun. “Sol forvetteki Babel”, Beşiktaş’ın dar zamanda gol bulma adına sığındığı sıcak bir yuva gibi. En sıkışık anda bile “şimdi çekip bir şut atar” ya da “şimdi ters taraftan gelen bir atakta ikinci forvet olup arka direkte işi bitirir” diyebiliyorsun. Ama santrfordayken bunlar toza dönüşecek, çünkü rakip santrforların ilk odağı Babel olacak.

Babel’in özelliği, odak başkalarının üzerindeyken sıyrılması. En uçta, stoperlerin kucağında oynanan oyunu bir yere kadar kaldırabilir. Üstelik diğer santrforların solunda Babel’i varken onun solunda bir Babel de olmayacak.  Kendisi topa yetişemediği zaman atağı sonlandıran, sırtı dönük verdiği pasla ceza sahasına giren “sol forvet” Babel, her konuda 9 numaradaki oyuncuyu yalnızlıktan uzaklaştıran bir seçenek çünkü. O yüzden, Babel yerinde kalmalı sanki.

Neden sağ forvet Lens?

Quaresma’nın bazıları için tek, bazıları için en büyük olayı; sağ çizgide aldığı topu ortalamak. Aslında bu durum da sadece Babel’in sol forvette olduğu zamanlar bir anlam taşıyor. Çünkü Beşiktaş’ın artık ikinci forvet gibi ceza sahasına sızan bir Talisca’sı yok. Oklar sadece santrforun üzerindeyken, dünya üzerinde profesyonel lisansa sahip herhangi iki stoper, “orta odaklı oyunda” içeride yalnız kalmış santrforun etkisini azaltır. Çünkü yeterince destek de yoktur ve topun nereden geleceği bellidir. Ancak Babel soldan içeriye attığı koşularla o dengeleri bozabiliyor. Hal böyleyken olası Quaresma – Babel – Lens üçlüsünün kapalı savunmalara pek işlemeyeceğini öngörebiliriz. Diğer seçenek Larin’i merkeze koymak olur ki burada da “orta yapmak” yine tek plana dönüşür.

Beşiktaş’ın artık o kenarda daha farklı bir şey denemesi lazım. Çünkü forvet arkasında kafacı Talisca yerine “kilit pasçı” Llajic var. Yani, artık yeni oyunda sağ kenardaki oyuncunun yapacağı orta kalitesi önemli değil. “Ne kadar içe kat ediyor, ne kadar savunma arkası koşusu yapıyor, ne kadar oyunun içine giriyor?” Bu sorulara verdiği cevaplar önemli. Lens, -sezon başında da gösterdiği gibi- bu sorulara daha sağlıklı cevap veriyor. “Sahte 7” diye tabir ettiğim bir role sahip. Yani kanat oyuncusu gibi görünmesine rağmen orta sahaya yönelebiliyor veya forveti ikileyebiliyor. Her bakımdan Llajic – Oğuzhan orta sahasına daha uygun.

Neden “sahte 9” Güven Yalçın?


Geldik üçlünün janjanlı, marjinal kısmına. Evet, genç yetenekleri her zaman olumlu gören, bir şekilde yer açmak için mantıklı tarafı kurcalamayı seven bir futbol insanıyım. Ama Güven Yalçın’da durum daha farklı. Açıkçası Beşiktaş’ın mevcut durumundaki seçenekler arasındayken; 1999’lu değil de 1989’lu olsa da seçimim aynı olabilirdi.

Çünkü az önce de bahsettiğim gibi Beşiktaş, Oğuzhan ve Llajic sonrası yeniden tüm takımın yakın olduğu, rakibini değişkenlikle ve pas kalitesiyle yoran bir takıma dönüşmek istemeli. Burada 9 numaradaki oyuncunun “pas örgüsüne katkı yapabilme yetisi” önemli. Mario Gomez, Cenk ve hatta Aboubakar gibi oyuncuların gidişleri sadece gol sayısı anlamında değil, bu konuda da eksiklik yarattı. Negredo aslında bu konuda iyi bir oyuncu olsa da fizik olarak oldukça bitikti, Beşiktaş’ın Antalyaspor’a 3-2 kaybettiği ve aslında koca bir devreyi tamamen karşı yarı sahada oynadığı bir maçta topa dokunamadığı bir 40 dakika geçirmişti.

Güven Yalçın, oyun zekası üst düzey bir yetenek. Tabii yaşı sebebiyle deneyim ve fizik konusunda eksik, zamanla o oyun zekasını kazanacağı deneyim ve fizik gücüyle destekleyecek. Ancak şu durumda da etrafıyla olan pas alışverişi oldukça sağlıklı… Bunu hem Beşiktaş formasını giydiği maçlarda hem de genç milli takım turnuvalarında göstermişti. Şu anda Babel’in, Llajic’in, Oğuzhan’ın topu verdikten sonra tekrar geri alabileceği en iyi santrfor seçeneği Güven Yalçın.


Pas örgüsüne yapacağı katkı dışında, dripling ve savunma arkasına koşu konusunda da oldukça canlı bir oyuncu. Altınordu ile oynanan hazırlık maçında attığı gol, “off the ball”, top kontrolü ve bitiricilik anlamında ışık saçtığının göstergesiydi. Pek tesadüfle atılabilecek gol değildi. Orta saha özellikli bir hücumu olmasına rağmen golcülük sezgileri de güçlü. Tüm bu özellikleriyle tarzını Gabriel Jesus’a benzetiyorum. Bakın “Gabriel Jesus gibi” demiyorum, tarz örneği olarak… Sonra gelip bana “Ne oldu senin Gabriel Jesus’a?” demeyin.

Jesus da aslında fizik olarak kağıt üzerinde Premier Lig temposunda kaybolacağı ön görülebilirdi. Ancak hem gezgin tarzı hem teknik & sezgi özellikleri hem de takımının son derece değişken ve yakın oynamasıyla, hiç sırıtmadı. Hatta gelir gelmez mesaiye başladı ve forvette ilk seçeneğe dönüştü. Eğer Beşiktaş da 2015/16 sezonunda olduğu gibi rakibini karşılayan değil de “önde baskıyla” topu kaybettiği yerde kazanan ve topla oyunda herkesin merkeze yaklaştığı, gezgin oynadığı bir felsefeye dönüş yaparsa Güveç Yalçın sahada hiç de öyle 19 yaşında bir oyuncuymuş gibi durmayacaktır.

Orta Sahadaki Muhafız: Jailson Marques Siqueira



Fenerbahçe, transfer döneminin son günlerinde aniden gelen Josef satışı sonrası doğan boşluğu Jailson’la kapatmıştı. 1995 doğumlu Brezilyalı oyuncu, sadece yaş olarak değil oyun tarzı ve fizik yapısı olarak da Josef’ten çok daha ideal bir seçenek gibi gözüküyor. Yakın zamanda sahaya çıkarak nasıl bir oyuncu olduğunu gösterecek ama biz şimdiden Jailson’dan nelerin beklenip, nelerin beklenmeyeceğini sıralayalım.

Top hırsızı


Günümüzde 6 numaralar ikiye ayrıldı. Bir tarafta Jorginho, Torreira gibi İtalyanların regista, benim “pasör 6” dediğim orta sahalar, diğeri de Idrissa Gueye, Wanyama, ülkemizden örnekle Atiba gibi global çapta ball winning midfielder denilen, benim ise “muhafız” olarak özet geçtiğim orta sahalar. 

Jailson, burada ikinci sınıfa giriyor ve türünün gerçekten oldukça iyi bir örneği.
Her şeyden önce pozisyon alma becerisi üst düzeye yakın ki bu çok önemli bir mesele. Mesela Beşiktaş’ta Medel, orta sahada sanki daha çok koşan, daha zorlayıcı bir oyuncu olarak görünse de Atiba’nın yer aldığı orta sahalar daha değerli toplu duruyor ve aslında daha az açık veriyordu. Bunun nedeni Atiba’nın nerede duracağını çok iyi bilmesiydi. Jailson da öyle bir noktada pozisyon alıyor ki zaten çoğunlukla top kapmak için rakibe müdahale etmesine gerek kalmıyor, top bir şekilde önüne düşüyor ya da rakibini çıkmaz sokağa itiyor.

Onu “top hırsızı” yapan bir diğer önemli özelliği de çabukluğu. İnce ama güçlü bir fizik yapısı var, reaksiyonları hızlı. Yani eğer yanlış bir hamle yaparsa oyundan düşmüyor, tekrar rakibinin önüne çıkabiliyor. Çok gerekli görmedikçe yatarak müdahalelerden kaçınan, genellikle “rakibine top kaptırmaktan başka şans bırakmayan” net duruşuyla top kazanan bir oyuncu… Özellikle de 4-3-3 sisteminin üçlü orta sahası için çok ideal. Etrafındaki iki merkez oyuncunun –bunlar muhtemelen Eljif ve Benzia olacak- sigortası niteliğinde, derinde bekleyerek biten atakların ribaund’unu alıp, atağı tekrar tazeleyebilecek bir 6 numara.

Yaratıcı değil “tazeleyici”


Oradaki “tazeleme” tabirini bilinçli olarak kullandım, çünkü Jailson’dan beklenecek hücum katkısı bu olmalı. Top tekniği, ilk dokunuşları ve yaratıcı pas konusunda pek üst düzey bir orta saha değil. Zaten o noktalarda da eksiği olmasa değeri 20 milyon euro’lardan başlardı. Ancak, topu kazandıktan sonra etrafına kısa paslarla sakince dağıtabiliyor. Yani görevi çoğunlukla topu geri kazanıp, en yakınına vermek olacak ve ofansif yetenekleri daha ağır basan diğer orta sahaların “savunma anlamında” yüklerini azaltıp, enerjilerini hücum alanında kullanmalarını sağlayacak.

Tabii sadece merkezdeki iki orta sahanın değil, her ne kadar şu anki formaları pek iç açıcı olmasa da bek oyuncularını da “hücuma iten” bir etken olabilir Jailson. En son oynanan milli maçtan örnek vermek gerekirse, Okay Yokuşlu’nun toplu oyunda iki stoper arasına girmesi savunma hattını genişletmiş ve bekleri daha çizgiye ve daha ileriye itmişti. Ömer Bayram ve Mehmet Zeki’nin etkili gözüken oyununun sebebinde bu yatıyordu. Jailson da belki Okay kadar pas menzili yüksek bir oyuncu değil ama savunma arasına girerek o genişliği kazandıracak bir oyuncu. Ofansif olarak asıl öne çıkan özelliği ise driplingleri. Belki birebirde rakiplerini eksiltme konusunda çok iyi değil ama boş alını yakaladığı zaman topla çabuk kat edebiliyor. Eğer rakip orta sahanın odağı diğer oyunculara çekilirse, bir anda kendisini rakip ceza sahası çevresinde bulabilir topla çıkışlarıyla.

Her şeyden önce Fenerbahçe orta sahasının uzun zamandır çektiği “hantallık” sendromunu yok edecek bir oyuncu. Çünkü Jailson’un varlığıyla Fenerbahçe orta sahası kolay kolay baskı yemeyecek ve tempolu oyunla merkezden kolay kolay geçilmeyecek gibi. Kaldı ki Kayserispor maçının kaybedilmesinde orta sahadaki o boşluk büyük rol oynamıştı. Şimdi o boşlukta Jailson adında uzaklardan gelmiş bir muhafız var.

2003 Ruhu ve Bilinmezli Orta Saha



2003 yazında yapılan Konfederasyon Kupası’nda, milli takıma adına en çok keyif aldığım maçlar oynanmıştı. Aslında başarıya pek aç değildik, daha bir yıl önce dünya üçüncülüğü gelmişti. Ama o takımın farklı bir havaya sahipti. Tuncay, Okan Yılmaz, İbrahim Üzülmez, Gökdeniz gibi yeni isimler vardı. Takım hep bir “arayış” içindeydi. Sahada sürekli olumlu anlamda isyan halinde, hareketli, bilinmez bir takımdı o milli takım. Öyle ki, 3-2 kaybedilen Fransa’nın altın takımına karşı bile şahane futbol oynamışlar, Henry’e son dakikalarda korner bayrağı dibinde topu tutup, zaman geçirmeye zorlamışlardı. Galiba o “korner direği dibinde zaman geçirme” hareketinin de ilk çıkış anı, o andı.

Bugünlerde milli maç arası denen şey, futbolseverler için epey eziyet. Sadece milli takımın artık eskisi gibi tat vermiyor oluşundan değil, Avrupa liglerinden iki hafta uzak kalmak asıl dert. Hele ki şu sıralar Watford maçları bile başka bir seviyede oynanırken, kimse gelecek adına pek de ışık vermeyen, Mehmet Topal önderliğindeki hareketsiz orta sahalı milli takım maçına zaman ayırmak istemiyor elbette. Ama dün gece farklı bir şey oldu. İsveç’e karşı oynanan futbol, hem milli takıma ilgiyi geri getirdi hem de bu boşluk döneminde çiçek gibi bir maç izlemiş olduk.

Bu oyun, Oğuzhan – Akbaba orta sahasıyla oynanır


Aslında takım, Rusya maçında da gayet “sevimliydi”. En azından sahadaki çabayı, milli takım formasını giyme heyecanlarını görebiliyorduk oyuncularda. Ama bugünün futbolunda “istedik, olmadı” tabiri pek işlemiyor. Sahaya oyuncuları doğru şekilde dağıtmak, mücadeleyi sonuca çevirecek asıl şey. Yani Okay Yokuşlu ve Mehmet Topal’ın aynı anda sahada olduğu bir düzende, mücadeleniz sadece formayı ıslatır. Oyun anlamında bir geri dönüşü olmaz. Çünkü ikisi de topu verdikten sonra hareketini sürdürmeyen, rakip ceza sahasına girişlerde eksik olan oyuncular. O nedenle ikisinden biri her zaman fazlaydı. Rusya karşısında da öyleydi, İsveç karşısında da öyle… Ne zaman ki sahaya Emre Akbaba girdi, her şey daha anlamlı oldu. Sahadaki mücadele de Oğuzhan da Cenk Tosun da…



Çünkü Emre Akbaba oyuna girince, milli takım orta sahası daha bilinmezli hale geldi. Okay, iki stoper arasına girip topu oyuna ilk sokan oyuncu oldu; Oğuzhan ve Emre Akbaba kenarlara açılıp, gezgin bir rol üstlenerek İsveç’in çakılı savunma düzenini alt üst etti. Ceza sahası içine koşu atan bir orta saha eklenince, Cenk Tosun’un “kilit pas atabilen satrfor” özelliği de kullanıldı. Akbaba’nın attığı ilk golünde olduğu gibi… Yani aslında Okay ve Topal’ı aynı anda kullanmak, hücumda olduğu kadar savunma açısından da zaaf. Çünkü rakibi ne kadar iyi tehdit edersen, kendi kalende o kadar az tehdit görürsün. Galiba artık gelecekte Okay’ın derinde “pasör 6” modelini üstlendiği, Oğuzhan ve Emre Akbaba’nın serbest 8 rolünü alacağı bir üçlü orta saha değişmez hale gelecektir.

Çalhanoğlu yerine Yunus Mallı?


“Şimdi diyeceksiniz ki Çalhanoğlu’nun attığı gol, geri dönüşte çok kritikti. Yunus Mallı oyuna girince 3-2 oldu diye biraz popülist mi bakıyoruz?” Ama hayır, Çalhanoğlu yerine Yunus Mallı’yı görme nedenim farklı. Hakan Çalhanoğlu, artık bir kenar oyuncusu. Ama hiçbir zaman dripling konusunda etkili olmadı, karşısında hiç rakip olmasın yine 20 metre topu sürüp, bitirici vuruş ya da pas çıkaramaz. Aynı zamanda Babel, Mandzukic tarzı santrfor özellikli bir kenar forvet de değil. O yüzden attığı golde olduğu gibi etkili şutları çok çok sık yapması lazım. Ya da orta sahaya yanaşıp, ortada fazlalık yaratarak pas örgüsüne katkıda bulunmak zorunda… Hakan, ne bu gollerden sık atıyor ne de o pas örgüsüne katılıyor. O da aslında Okay – Topal orta sahasının hareketsizliğine hareketsizlik katıyordu. O nedenle, kanalları daha fazla zorlayan Yunus Mallı’yı sol forvette daha sık kullanmak gerekebilir.

Gelecekte Abdulkadir Ömür’ün de o serbest 8 rolü rotasyonuna katılacağını; Cenk, Cengiz, Okay, Çağlar, Yunus gibi yurt dışında oynayan isimlerin her geçen gün, bugününden daha iyi olacağını düşünürsek, milli takım için yeniden umutlanabiliriz galiba… Şahsen ben, uzun zaman sonra “milli takımın bir sonraki maçı ne zamanmış?” diyerek baktım. Ekim’deymiş. Okay, Oğuzhan – Emre Akbaba orta sahası, gelecek ay görüşmek üzere.

10 Değil “Serbest 8”: Adem Ljajic



Beşiktaş uzun zamandır aradığı 10 numara transferini Adem Ljajic’le kapattı. Bu hamlenin son derece güzel oluşu aslında Adem Ljajic’in klasik bir 10 numara olmamasında saklı. Çünkü Beşiktaş’ın her şeyden önce orta sahaya yapılacak bir “akıl aşısına” ihtiyacı vardı. Ljajic, belki Talisca’nın boşluğunu doldurmayacak ama daha iyisini yaparak, Sosa – Oğuzhan’lı döneme küçük bir zaman geçidi açacak. Şimdi bunu biraz açalım.

4-2-3-1 görünümlü 4-1-4-1


Beşiktaş, Şenol Güneş’le kazandığı iki şampiyonluğun ilkinde belki tarihinin en efektif oyununu oynayan bir takıma kavuşmuştu. Elbette bunda orta sahada kariyerinin sezonunu oynayan Atiba, orta sahada yapılacak akılcı pasları bir şekilde golle ödüllendirecek Mario Gomez’in de etkisi büyüktü ama o dönemin alamet-i farikası Oğuzhan – Sosa orta sahasıydı.

Aslında ne Oğuzhan ne de Sosa, standart şekilde “merkez orta saha” görülen oyuncular değildi. Ama o dönemde birbirlerini harika tamamlamış, savunmanın önünde Atiba’nın sigorta olduğu 4-1-4-1 gibi bir sistemde ikili “serbest 8” pozisyonunda oynamışlardı. Serbest 8 tabiriyle ne anlamak istediğimi şu yazıda De Bruyne üzerinden kaleme almıştım. Oğuzhan ve Sosa da o dönemde “topu önde kazanan Beşiktaş” modelinde gezgin bir role bürünerek hem orta sahadaki pas örgüsünü kurguluyor hem de ceza sahasına girişlerle golle direkt olarak buluşabiliyorlardı. Çünkü top kolay kolay yerden kalkmıyordu, belli bir kalıp içerisinde sınırlandırılmamışlardı ve kontrolleri çok zordu. Oğuzhan’ın o sezon toplamda 10 gol atıp, geriye kalan iki sezonda toplam 5 golde kalması pek tesadüf değil.

Kilit paslarla önyargıyı bile yıkabilir


İşte tam da burada Oğuzhan’ın hayata dönmesi adına Adem Ljajic transferi bir kat daha önem kazanıyor. Çünkü Beşiktaş sadece ihtiyacı olan bir oyuncuyu kazanmakla kalmayıp, elindeki bir diğer önemli silahını da yeniden etkili hale getirebilecek. Beşiktaş yine Sosa – Oğuzhan’lı sezonda olduğu gibi aslında hiç kimsenin statik şekilde “forvet arkasında” kalmadığı, orta sahada sürekli hareket halinde kalan, rakibi en başta değişkenlikle yoran bir takıma bürünebilir. Adem Ljajic, Sosa’dan boşa çıkan “serbest 8” rolünü üstlenebilir. Ljajic, Torino’daki döneminde ikinci forvet gibi oynadığında dahi orta sahaya gelerek pas dolaşımını sağlayan bir oyuncu. Örneğin Napoli maçında ikinci forvetti ama ceza sahasında bir kez bile topla buluşmamış, buna rağmen maçı 2 asistle noktalamıştı. “Kilit pas” konusunda gerçekten özel yetenek.

Aslında bu o kadar da iyi bir özellik değil tabii. En azından birazcık Talisca payı olup, ceza sahası koşularını daha sık yapan bir oyuncu olsa daha sık tabela değiştirebilir. Attığı goller çoğunlukla ceza sahası dışı şut ya da duran top. Bir diğer eksi özellik olarak da fizik kalitesinin bahsettiğimiz serbest 8 temposunu maç boyunca kaldıramayacak oluşu. Öyle durumlarda, takıma hep enerji katacak hem de pas örgüsünü sürekli hale getirecek değişiklik Tolgay Arslan için camı kırınız…

Caner ve Quaresma’sız Beşiktaş = %100 Ljajic


Elbette Adem Ljajic’in bu denli fark yaratması için ona imkan tanınması lazım. Şayet Beşiktaş orta oyununu sürdürürse, Ljajic’in hiçbir önemi kalmaz hatta yedek oturtulur. Caner’in sol bekten uzattığı yüksek toplara, Quaresma’nın çizgide bekledikten sonra ayağına gelen topu ceza sahasına yolladığı ortalara uyum sağlamayacağı kesin. Beşiktaş eski, sağlıklı oyununa dönüş yapması ve Adem’i daha etkin kullanması için bu oyunculardan en az birini kenarda oturtmak zorunda gözüküyor.
Sol bekte öncelikle bilinçli olarak ayağa oynamayı tercih eden Adriano’nun varlığı, aslında Beşiktaş için orta sahada da +1 oyuncu anlamını taşıyor. Çünkü Adriano sadece çizgiye ayak basan bir oyuncu değil, boşluk gördükçe merkeze de hareketleniyor. Bu durum Ljajic’in ve Oğuzhan’ın oyununa olumlu yansıyacaktır. Aynı zamanda Ljajic’in kilit pas özelliğinden bahsetmişken, ön alanda o paslara koşu yapacak oyunculara bakmak lazım.

Vagner Love, bir gece ansızın Paris’te fizik olarak futbolu bırakmamış bir oyuncu olsaydı, öyleydi. Negredo’da da o dürtüler her zaman var ama artık fazlasıyla ağır. Kilit pas atmanın yanı sıra, rakip oyuncuların ayağına da kilit vurmak lazım ki yetişsin. Larin, nispeten bu konuda en etkili oyuncu ama onun da eksik tarafları mevcut, yine de ilk seçenek Negredo olacak gibi gözüküyor. Bu durumda savunma arkası koşusunu bir tek Babel’in omzuna bırakmamak adına, Lens’i ilk 11’e yazmak daha ideal olacaktır. Çünkü Lens de taç çizgisiyle sınırlı kalmayan, cepheye ve savunma arkasına koşularıyla da fark yaratan bir oyuncu.

Bir diğer seçenek de aslında Beşiktaş’ın o şahane sezonun önemli isimlerinden biri olmasına rağmen biraz unutulan isim: Gökhan Töre. Sağlıklı olduğu zaman kafası bir orta saha gibi çalışan Gökhan, ceza sahasını koşularıyla zorlayıp ya da topla içe kat edip direkt olarak asist ya da asist öncesi pas yapan bir oyuncu. 2015-16 sezonunun başında ilk 11’de yer almış, Töre – Sosa – Oğuzhan – Olcay orta sahasının rakiplere “tamam, kale boşaldı artık şut atın!” dedirten oyunu başlatmışlardı.

“Fernandes tipi” kornerler geri döndü


Sonuç olarak Adem Ljajic, önemli özelliklerini ortaya koyabilecek bir saha dizilimi içinde Beşiktaş’ın oyununa lezzet katabilecek bir oyuncu. Ayrıca, duran toplarda da oldukça etkili. Hem direkt vuruşları hem de kenardan ceza sahasına indirdiği topları çok etkili. Kornerleri Fernandes modeli, havadan giden top bir anda kale alanına iniş yapıyor. Tabii burada Quaresma’nın sahada olduğu zamanlarda topu ne kadar alabileceği şüpheli.

Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka



Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü vermeyen Crystal Palace bu sezon da kendisinden bahsettirecek. Roy Hodgson’ın takımı özellikle hızlı hücum geçişleriyle fark yaratacak gibi. Geçtiğimiz hafta Michael Seri ile beslenen Fulham orta sahasına karşı bile bunu sıkça yaptılar. İşte o çabuk hücumların belki de bir numaralı yıldızı aslında bir sağ bek olan Aaron Wan-Bissaka’ydı. Şimdiden söyleyeyim, oyuncu gerçekten gelecekte dünyanın bir numaralı sağ bek adayı. Peki neden?

“Senin hücumun aslında benim kontratağım!”


Wan-Bissaka 1997 doğumlu ve takımının alt yapısından yetişmiş bir oyuncu. Kongo asıllı hatta ülkesinin U20 takımında da bir kez forma giydikten sonra İngiltere’yi seçti ve şu sıralar İngiltere U20’de aktif olarak rol alıyor. Geçtiğimiz sezon ligin sonlarına doğru bir aylık sürede şans bulmuş ve o kısacık zamanda gösterdiği performansla kulübünde “ayın oyuncusu” seçilmişti. Yani, aslında gelişinin ayak sesleri o zamanlardan belliydi.

Onun en büyük özelliği maç içinde inanılmaz tempolu oluşu. Sağ bek bölgesindeki yerini kaybetmeden, top rakibe geçtiğine asla boşluk bırakmadan hücuma destek veriyor. Çünkü geri dönüşleri çok hızlı. Genellikle hücumda etkili bekler için savunma tarafı kafalarda soru işareti olur ama Wan-Bissaka hücumda ortalama bir oyuncu olsaydı bile yine Premier Lig sağ beki olurdu sırf savunma tarafıyla. Ters kademlerde mutlaka rakibinin bir adım önünde oluyor. Birebirlerde savruk müdahalelerden kaçınıp, hızına güvenerek rakibinin açısını kaybetmesine zorluyor.

Daha önce Can Çalışkan, Marcelo için “sol her şey” tabirini kullanmıştı. Wan-Bissaka’yı da aynı tabirin sağ taraf versiyonunu kullanarak, yani “sağ her şey” olarak tanımlayabiliriz. Sağ bek görünümlü ama sahada mitoz bölünüp pas oyununda sağ orta saha, hücumlarda da sağ açığa dönüşebiliyor aynı anda. 

via GIPHY

Oyun tarzıyla her zaman rakibine şöyle bir tehdit savuruyor sanki: “Siz bana hücum ettiğinizi sanıyorsunuz ama aslında bu benim kontratağım!”.  Şöyle ki, topu kaptığı anda hiç bekleme yapmadan hemen boşluğu driplingle değerlendiriyor. Yukarıdaki gif son maçtan ve bahsettiğim özelliğine harika bir örnek, bunu çok sık yapıyor. Asıl değerli özelliği ise sadece driplinge bağımlı hücumcu olmayışı, gerekirse merkeze doğru hareketlenerek basit paslarla da takımının atak başlangıcı olabiliyor.

Sarri ve Guardiola “Kaç para bu Wan-Bissaka” dedi bile


Aaron Wan-Bissaka yaşına göre inanılmaz kuvvetli ve maç içinde devamlılığı olan bir oyuncu. Genellikle İngiliz alt yapısından yetişen 97’li ve sonrası kuşağı böyle oluyor, alt yaş kategori turnuvalarda da bunu hissettirmişlerdi. Gerçekten kusursuz bir sağ bek olması adına hiçbir nedeni, hiçbir eksiği yok. O nedenle gelecekte “dünyanın en iyi sağ beki” gibi iddialı bir cümle kurmaktan kaçınmadım.

Bu sezon eğer bir sakatlık yaşamazsa sürekli oynayacak ve gelecek yaz hatta kış transfer döneminde adını daha sıkça duyacağız. Hatta Dünya Kupası performansını gördükten sonra “Acaba Walker’ı stoper mi yapsam?” diye düşünmeye başlayan Guardiola ve Chelsea’de oyun formatına tam olarak uygun bir sağ bek bulamayan Sarri, muhtemelen gözünü şimdiden ona dikmiştir. Bakalım zaman neler gösterecek. Şansın ve driplinglerin bol olsun Bissaka.