Serie A’nın Taç Çizgisi Kenarındaki Yeni Prensi: Roberto De Zerbi




İtalya futboluna ‘90’lı yıllardan kalan aşkla bağlı olanlar için hala öncelikle Serie A’yı izliyor olmak kaçınılmaz bir durum. Ligin tarif edilmez büyüsü dışında pek fazla neden aranmaz. Ancak son dönemde Serie A, o “neden arayanlar” için de fazlasıyla güzel seçenekler sunuyor. Cristiano Ronaldo’nun Çizme futboluna gelişi ve orada ayrı bir hikaye peşinde koşması bir yana, lig hem futbolcu hem de teknik adam konusunda fazlasıyla “yeni yüz” vadediyor. Serie A’da neredeyse bütün takımlar etkileyici scouting ağına sahip, hemen hemen her formanın altında “kim bu oyuncu?” diye merak ettirecek farklı bir oyuncuyla tanışabilirsiniz. Örneğin bu sezon Serie A’da gol atmayı oldukça kolay gösteren Genoa’lı Piatek ilginizi çekebilir, Polonya menşeili yeni bir Lewandowski girişiminin başladığına tanık olabilirsiniz.

Aynı şey teknik adamlar için de geçerli ve bunun en iyi örneği Maurizio Sarri. Bugün Chelsea’de kısa zamanda oturtmaya başladığı oyun tarzıyla fırtınalar estiren Sarri, henüz 5 yıl öncesine kadar Serie B’de takım çalıştırıyordu. Yine Sarri’nin yolundan giden ama Serie A’da fark yaratma mesaisine çok daha erken başlayan Roberto De Zerbi, o bayrağı devralacak gibi gözüküyor. Sassuolo’nun 39 yaşındaki teknik adamı ağırlıklı olarak tercih ettiği ofansif 4-3-3 ile hem güzel hem de “kazanan” oyun felsefesiyle şimdiden damakta lezzet bırakmayı başarıyor.

İlk çıkış Foggia’da


Futbolculuk dönemine Milan alt yapısında başlayan Roberto De Zerbi, 10 numara pozisyonunda oynamış ve daha çok alt liglerde boy göstermişti. Serie D takımı Darfo Boario’da başladığı teknik adamlık kariyerinin asıl çıkışını, futbolculuk yıllarında en iyi dönemini geçirdiği Foggia’da yaşadı. Serie C’de yer alan ekiple normal sezonu grubunda ikinci sırada tamamlarken, ligin en çok gol atan ve en efektif oynayan takımını yarattı. Her ne kadar Foggia o sezon play-off’lar sonucunda Serie B’ye çıkamasa da De Zerbi üst ligdeki takımların dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Önce Palermo’yu tercih ederek cesur bir karar aldı. Öyle ki kulüp sahibi Maurizio Zamparini daha önce 60’tan fazla teknik adamla yollarını ayırmış, gece viskisini içerken bir anda hocasını kovan bir başkan olduğu apaçık ortadaydı. Kötü giden 7 maç sonunda De Zerbi de Zamparini’nin koleksiyonuna eklendi. Geçtiğimiz sezon Serie A’nın en zayıf ekibi Benevento’yu çalıştıran genç teknik adam, sezon boyunca sadece 6 galibiyet alabildiği takımına cesur, hücuma yönelik bir futbol oynatmış ve her şeye rağmen “yenilikçi” olduğunu kanıtlamıştı. Böylelikle içinde bulunduğumuz sezonda, çok daha akılcı yönetilen ve kadro olarak hiç de fena isimlere sahip olmayan bir takımda kendini daha iyi gösterme fırsatını yakaladı: Sassuolo.

İdolü: Pep Guardiola


Bu yazı kaleme alınırken Sassuolo’nun Serie A’da 5 maçta 10 puanı bulunuyor, üstelik Inter ve Juventus gibi takımlarla oynanmış olmasına rağmen. Ancak yeşil-siyahlıların De Zerbi sonrası asıl farkı, hücuma yönelik ve yenilikçi 4-3-3 sistemiyle ligin güzel futbol oynayan takımlarından biri olması.

De Zerbi, teknik adamlık kariyeri öncesinde yine İtalya’nın alt liglerinde boy gösteren Pasquale Marino’nun üç farklı takımda yardımcılığını yapmıştı. “Pascquale Marino, benim öğretmenim gibidir” diyen De Zerbi, kendisine hücum futboluna ağırlık vermeye dair cesaretlendiren ismin de yine Marino olduğunu söylüyor.

“Her zaman top hakimiyetine odaklanmak, geriden sağlıklı oyun kurmak, gole ulaşmak için çeşitli yollar denemek ve sürekli denemek, topsuz oyunda her zaman hareketli olmak… Bunlar benim olmazsa olmazlarım ve teknik adamlık karakterim.” Roberto De Zerbi

Her ne kadar öğretmeni olarak Marino’yu işaret etse de De Zerbi’nin Katalan efsane Pep Guardiola’dan da fazlasıyla etkilendiği bir gerçek. Hatta 2013’te bir stajyer teknik adam olarak Münih’te Pep Guardiola’yı ziyaret ettiği de biliniyor. Zaten oyun tarzı onu fazlasıyla andırıyor.

Sahte 9 Boateng


De Zerbi’nin Guardiola ve hatta Klopp esintisi sunmasının en belirgin örneği, en uçta Babacar gibi şahane bir 9 numaraya sahip olmasına rağmen öncelikle Kevin-Prince Boateng’i sahte 9 olarak kullanması. Boateng, 4-3-3’ün en ucunda pozisyon almasına rağmen tıpkı Liverpool’daki Firmino örneği gibi sıklıkla orta sahaya yaklaşıyor ve derinde aldığı topları kenarlardan içeriye forvet koşusu atan Berardi, Di Francesco gibi oyuncularla buluşturuyor.

Sadece kenar forvetler değil, orta sahanın merkezindeki iki oyuncu Alfred Duncan ve Konyaspor’dan hatırlayacağımız Mehdi Bourabia da ceza sahası çevresinde gezgin bir rol üstleniyor. Bu iki orta saha geriden oyun kurulurken iki stoper ve önlerindeki Locatelli’ye yakın kalarak, topun karşı yarı sahaya kendi kontrollerinde –yani gelişi güzel uzun top olmadan- çıkmasına yardımcı oluyor ve top karşı yarı sahaya geçtiğinde ise hemen rakip ceza sahası çevresine koşu atıyorlar. Oyun kurulurken enlemesine olarak geniş pozisyon alan oyuncular, oyun hücuma doğru döndükçe birbirleriyle olan mesafeyi daraltmaya çalışıyorlar. Bu oyun, De Zerbi için asla tesadüf değil çünkü Foggia döneminden bu yana üzerinde durduğu felsefe tam olarak buydu.

“Geliştirici” teknik adam


Roberto De Zerbi’nin bazı oyuncular üzerinde özel etkisi oluyor. Boateng’e verdiği yeni rolle birlikte Milan döneminden sonra yeniden hücum oyuncusu olarak fark yaratmasını sağladı. 2013’te Türkiye’de yapılan U20 Dünya Kupası’nda dikkat çeken Alfred Duncan, tam olarak oyun stiline uygun bir sistem buldu ve gittikçe performansını yükseltiyor. Stoper Gian Marco Ferrari, geriden oyun kurulumunda aslında çok bir savunmacı olduğunu daha net şekilde gösterdi. Berardi ve Di Francesco ise birer kenar forvet olarak her 4-3-3’te olduğu gibi elbette en parlayan oyuncular.

Genç hocanın asıl farkı ise oynattığı tarzı Juventus deplasmanında da değiştirmemesi. Cristiano Ronaldo’nun ilk gollerini attığı ve 2-1 kaybettikleri maçta, kendi evinde topu rakibine vermeyi pek de tercih etmeyen Juve karşısında %51 oranla daha fazla topa sahip olmuşlardı. Ve aslında Cristiano’nun ekstra motivasyonu olmasaydı, puan da alacaklardı. Şu sıralar Roberto De Zerbi elindeki oyuncu kalitesiyle oynatabileceğinin maksimumunu yapıyor gibi ama hala istediklerini tam olarak yansıtmış değil.

Daha iyi nasıl olabilir?


De Zerbi’nin aklında hep topa sahip olmak var, o yüzden direkt hücumlar yerine genellikle sakin ve dengeli ataklarla rakip kaleye iniyorlar. Ancak takımına kazandıracağı ekstra bir özellikle hem topa sahip olma oyununu hem de direkt hücumları aynı anda yapabilirler. De Zerbi’nin Sassuolo’suna level artıracak o şey: Karşı pres.

Aslında De Zerbi, Foggia döneminde “topu kaybedildiği yerde pres yaparak geri kazanma” yolunu seçiyordu. Yani aslında bu fikir zihninde var ancak eldeki kadrosu, buna pek el vermiyor. Çünkü orta sahasında Milner’ı, Wijnaldum’u yok. Mevcut oyuncularla yine savunma çizgisini öne çekiyor ancak orta sahanın biraz gerisinde topun arkasına geri koşturarak, kompakt savunma yapmayı tercih ediyor. Belki Duncan karşı prese uygun bir oyuncu olsa da Locatelli ve Bourabia o gerekli tempoya sahip değiller. Şayet gelecekte dinamizmle, topla oynama kalitesini aynı anda kendisinde barındıran oyuncularla çalışmayı başarırsa, De Zerbi ne denli üst seviye bir teknik adam olduğunu daha net şekilde kanıtlayacaktır. Bu bağlamda Sassuolo’daki şansını daha önce yakalasaymış, Sarri sonrası Napoli onun için kaçınılmaz olurmuş. Ama yakın zamanda benzer bir büyük fırsatla karşılaşacağı ve adını elit teknik adamlar arasına yazacağı kesin gibi gözüküyor.

Babel – Güven – Lens



Negredo, bir gündüz ansızın ülkeden gitti ve Beşiktaş transfer sezonu bitmişken kağıt üzerinde santrforsuz kaldı. Şöyle ki elde kalan 9 numara adaylarından Larin, topsuz oyun sezgileri ve sıçrama kabiliyeti dışında belirgin bir artıya sahip değil. Özellikle sırtı dönük verdiği paslarda sıkıntı var ki bu, büyük takım 9 numarasının en az gol vuruşu kadar muntazam yapması gereken bir iş. Pektemek ve Vagner Love’un da bırakın ilk seçeneği, ikinci seçenek oldukları zaman bile Beşiktaşlılar tarafından pek içe sinilmediği gerçek. Bu durumda, en “macerasız” seçenek Babel’i santrfora kaydırmak oluyor. Ama bu aslında daha büyük risk.

Aslında Beşiktaş’ın elinde hem santrforsuzluk özlemini unutturacak hem de bir anda eski günlerinin futboluna geri dönüş sinyalleri verebilecek bir seçeneği var. O da Babel – Güven – Lens üçlüsü. “Doktor, kozmetik işine benzemesin?” dediğinizi duyar gibiyim… O yüzden bu üç ismin altına seçim nedenlerini sıralayalım.

Neden sol forvet Babel?


Babel’i santrfora çekmek şuna benzer; Bir iş kurmak istiyorsun ama elinde sermaye yok. Bir gün “Ne olacak ya, nasıl olsa para kazanırız yeniden alırız” deyip, oturduğun evi satıyorsun. Ama günün sonunda hem o yeni maceran tutmuyor hem de elindeki değerden oluyorsun. “Sol forvetteki Babel”, Beşiktaş’ın dar zamanda gol bulma adına sığındığı sıcak bir yuva gibi. En sıkışık anda bile “şimdi çekip bir şut atar” ya da “şimdi ters taraftan gelen bir atakta ikinci forvet olup arka direkte işi bitirir” diyebiliyorsun. Ama santrfordayken bunlar toza dönüşecek, çünkü rakip santrforların ilk odağı Babel olacak.

Babel’in özelliği, odak başkalarının üzerindeyken sıyrılması. En uçta, stoperlerin kucağında oynanan oyunu bir yere kadar kaldırabilir. Üstelik diğer santrforların solunda Babel’i varken onun solunda bir Babel de olmayacak.  Kendisi topa yetişemediği zaman atağı sonlandıran, sırtı dönük verdiği pasla ceza sahasına giren “sol forvet” Babel, her konuda 9 numaradaki oyuncuyu yalnızlıktan uzaklaştıran bir seçenek çünkü. O yüzden, Babel yerinde kalmalı sanki.

Neden sağ forvet Lens?

Quaresma’nın bazıları için tek, bazıları için en büyük olayı; sağ çizgide aldığı topu ortalamak. Aslında bu durum da sadece Babel’in sol forvette olduğu zamanlar bir anlam taşıyor. Çünkü Beşiktaş’ın artık ikinci forvet gibi ceza sahasına sızan bir Talisca’sı yok. Oklar sadece santrforun üzerindeyken, dünya üzerinde profesyonel lisansa sahip herhangi iki stoper, “orta odaklı oyunda” içeride yalnız kalmış santrforun etkisini azaltır. Çünkü yeterince destek de yoktur ve topun nereden geleceği bellidir. Ancak Babel soldan içeriye attığı koşularla o dengeleri bozabiliyor. Hal böyleyken olası Quaresma – Babel – Lens üçlüsünün kapalı savunmalara pek işlemeyeceğini öngörebiliriz. Diğer seçenek Larin’i merkeze koymak olur ki burada da “orta yapmak” yine tek plana dönüşür.

Beşiktaş’ın artık o kenarda daha farklı bir şey denemesi lazım. Çünkü forvet arkasında kafacı Talisca yerine “kilit pasçı” Llajic var. Yani, artık yeni oyunda sağ kenardaki oyuncunun yapacağı orta kalitesi önemli değil. “Ne kadar içe kat ediyor, ne kadar savunma arkası koşusu yapıyor, ne kadar oyunun içine giriyor?” Bu sorulara verdiği cevaplar önemli. Lens, -sezon başında da gösterdiği gibi- bu sorulara daha sağlıklı cevap veriyor. “Sahte 7” diye tabir ettiğim bir role sahip. Yani kanat oyuncusu gibi görünmesine rağmen orta sahaya yönelebiliyor veya forveti ikileyebiliyor. Her bakımdan Llajic – Oğuzhan orta sahasına daha uygun.

Neden “sahte 9” Güven Yalçın?


Geldik üçlünün janjanlı, marjinal kısmına. Evet, genç yetenekleri her zaman olumlu gören, bir şekilde yer açmak için mantıklı tarafı kurcalamayı seven bir futbol insanıyım. Ama Güven Yalçın’da durum daha farklı. Açıkçası Beşiktaş’ın mevcut durumundaki seçenekler arasındayken; 1999’lu değil de 1989’lu olsa da seçimim aynı olabilirdi.

Çünkü az önce de bahsettiğim gibi Beşiktaş, Oğuzhan ve Llajic sonrası yeniden tüm takımın yakın olduğu, rakibini değişkenlikle ve pas kalitesiyle yoran bir takıma dönüşmek istemeli. Burada 9 numaradaki oyuncunun “pas örgüsüne katkı yapabilme yetisi” önemli. Mario Gomez, Cenk ve hatta Aboubakar gibi oyuncuların gidişleri sadece gol sayısı anlamında değil, bu konuda da eksiklik yarattı. Negredo aslında bu konuda iyi bir oyuncu olsa da fizik olarak oldukça bitikti, Beşiktaş’ın Antalyaspor’a 3-2 kaybettiği ve aslında koca bir devreyi tamamen karşı yarı sahada oynadığı bir maçta topa dokunamadığı bir 40 dakika geçirmişti.

Güven Yalçın, oyun zekası üst düzey bir yetenek. Tabii yaşı sebebiyle deneyim ve fizik konusunda eksik, zamanla o oyun zekasını kazanacağı deneyim ve fizik gücüyle destekleyecek. Ancak şu durumda da etrafıyla olan pas alışverişi oldukça sağlıklı… Bunu hem Beşiktaş formasını giydiği maçlarda hem de genç milli takım turnuvalarında göstermişti. Şu anda Babel’in, Llajic’in, Oğuzhan’ın topu verdikten sonra tekrar geri alabileceği en iyi santrfor seçeneği Güven Yalçın.


Pas örgüsüne yapacağı katkı dışında, dripling ve savunma arkasına koşu konusunda da oldukça canlı bir oyuncu. Altınordu ile oynanan hazırlık maçında attığı gol, “off the ball”, top kontrolü ve bitiricilik anlamında ışık saçtığının göstergesiydi. Pek tesadüfle atılabilecek gol değildi. Orta saha özellikli bir hücumu olmasına rağmen golcülük sezgileri de güçlü. Tüm bu özellikleriyle tarzını Gabriel Jesus’a benzetiyorum. Bakın “Gabriel Jesus gibi” demiyorum, tarz örneği olarak… Sonra gelip bana “Ne oldu senin Gabriel Jesus’a?” demeyin.

Jesus da aslında fizik olarak kağıt üzerinde Premier Lig temposunda kaybolacağı ön görülebilirdi. Ancak hem gezgin tarzı hem teknik & sezgi özellikleri hem de takımının son derece değişken ve yakın oynamasıyla, hiç sırıtmadı. Hatta gelir gelmez mesaiye başladı ve forvette ilk seçeneğe dönüştü. Eğer Beşiktaş da 2015/16 sezonunda olduğu gibi rakibini karşılayan değil de “önde baskıyla” topu kaybettiği yerde kazanan ve topla oyunda herkesin merkeze yaklaştığı, gezgin oynadığı bir felsefeye dönüş yaparsa Güveç Yalçın sahada hiç de öyle 19 yaşında bir oyuncuymuş gibi durmayacaktır.

Orta Sahadaki Muhafız: Jailson Marques Siqueira



Fenerbahçe, transfer döneminin son günlerinde aniden gelen Josef satışı sonrası doğan boşluğu Jailson’la kapatmıştı. 1995 doğumlu Brezilyalı oyuncu, sadece yaş olarak değil oyun tarzı ve fizik yapısı olarak da Josef’ten çok daha ideal bir seçenek gibi gözüküyor. Yakın zamanda sahaya çıkarak nasıl bir oyuncu olduğunu gösterecek ama biz şimdiden Jailson’dan nelerin beklenip, nelerin beklenmeyeceğini sıralayalım.

Top hırsızı


Günümüzde 6 numaralar ikiye ayrıldı. Bir tarafta Jorginho, Torreira gibi İtalyanların regista, benim “pasör 6” dediğim orta sahalar, diğeri de Idrissa Gueye, Wanyama, ülkemizden örnekle Atiba gibi global çapta ball winning midfielder denilen, benim ise “muhafız” olarak özet geçtiğim orta sahalar. 

Jailson, burada ikinci sınıfa giriyor ve türünün gerçekten oldukça iyi bir örneği.
Her şeyden önce pozisyon alma becerisi üst düzeye yakın ki bu çok önemli bir mesele. Mesela Beşiktaş’ta Medel, orta sahada sanki daha çok koşan, daha zorlayıcı bir oyuncu olarak görünse de Atiba’nın yer aldığı orta sahalar daha değerli toplu duruyor ve aslında daha az açık veriyordu. Bunun nedeni Atiba’nın nerede duracağını çok iyi bilmesiydi. Jailson da öyle bir noktada pozisyon alıyor ki zaten çoğunlukla top kapmak için rakibe müdahale etmesine gerek kalmıyor, top bir şekilde önüne düşüyor ya da rakibini çıkmaz sokağa itiyor.

Onu “top hırsızı” yapan bir diğer önemli özelliği de çabukluğu. İnce ama güçlü bir fizik yapısı var, reaksiyonları hızlı. Yani eğer yanlış bir hamle yaparsa oyundan düşmüyor, tekrar rakibinin önüne çıkabiliyor. Çok gerekli görmedikçe yatarak müdahalelerden kaçınan, genellikle “rakibine top kaptırmaktan başka şans bırakmayan” net duruşuyla top kazanan bir oyuncu… Özellikle de 4-3-3 sisteminin üçlü orta sahası için çok ideal. Etrafındaki iki merkez oyuncunun –bunlar muhtemelen Eljif ve Benzia olacak- sigortası niteliğinde, derinde bekleyerek biten atakların ribaund’unu alıp, atağı tekrar tazeleyebilecek bir 6 numara.

Yaratıcı değil “tazeleyici”


Oradaki “tazeleme” tabirini bilinçli olarak kullandım, çünkü Jailson’dan beklenecek hücum katkısı bu olmalı. Top tekniği, ilk dokunuşları ve yaratıcı pas konusunda pek üst düzey bir orta saha değil. Zaten o noktalarda da eksiği olmasa değeri 20 milyon euro’lardan başlardı. Ancak, topu kazandıktan sonra etrafına kısa paslarla sakince dağıtabiliyor. Yani görevi çoğunlukla topu geri kazanıp, en yakınına vermek olacak ve ofansif yetenekleri daha ağır basan diğer orta sahaların “savunma anlamında” yüklerini azaltıp, enerjilerini hücum alanında kullanmalarını sağlayacak.

Tabii sadece merkezdeki iki orta sahanın değil, her ne kadar şu anki formaları pek iç açıcı olmasa da bek oyuncularını da “hücuma iten” bir etken olabilir Jailson. En son oynanan milli maçtan örnek vermek gerekirse, Okay Yokuşlu’nun toplu oyunda iki stoper arasına girmesi savunma hattını genişletmiş ve bekleri daha çizgiye ve daha ileriye itmişti. Ömer Bayram ve Mehmet Zeki’nin etkili gözüken oyununun sebebinde bu yatıyordu. Jailson da belki Okay kadar pas menzili yüksek bir oyuncu değil ama savunma arasına girerek o genişliği kazandıracak bir oyuncu. Ofansif olarak asıl öne çıkan özelliği ise driplingleri. Belki birebirde rakiplerini eksiltme konusunda çok iyi değil ama boş alını yakaladığı zaman topla çabuk kat edebiliyor. Eğer rakip orta sahanın odağı diğer oyunculara çekilirse, bir anda kendisini rakip ceza sahası çevresinde bulabilir topla çıkışlarıyla.

Her şeyden önce Fenerbahçe orta sahasının uzun zamandır çektiği “hantallık” sendromunu yok edecek bir oyuncu. Çünkü Jailson’un varlığıyla Fenerbahçe orta sahası kolay kolay baskı yemeyecek ve tempolu oyunla merkezden kolay kolay geçilmeyecek gibi. Kaldı ki Kayserispor maçının kaybedilmesinde orta sahadaki o boşluk büyük rol oynamıştı. Şimdi o boşlukta Jailson adında uzaklardan gelmiş bir muhafız var.

2003 Ruhu ve Bilinmezli Orta Saha



2003 yazında yapılan Konfederasyon Kupası’nda, milli takıma adına en çok keyif aldığım maçlar oynanmıştı. Aslında başarıya pek aç değildik, daha bir yıl önce dünya üçüncülüğü gelmişti. Ama o takımın farklı bir havaya sahipti. Tuncay, Okan Yılmaz, İbrahim Üzülmez, Gökdeniz gibi yeni isimler vardı. Takım hep bir “arayış” içindeydi. Sahada sürekli olumlu anlamda isyan halinde, hareketli, bilinmez bir takımdı o milli takım. Öyle ki, 3-2 kaybedilen Fransa’nın altın takımına karşı bile şahane futbol oynamışlar, Henry’e son dakikalarda korner bayrağı dibinde topu tutup, zaman geçirmeye zorlamışlardı. Galiba o “korner direği dibinde zaman geçirme” hareketinin de ilk çıkış anı, o andı.

Bugünlerde milli maç arası denen şey, futbolseverler için epey eziyet. Sadece milli takımın artık eskisi gibi tat vermiyor oluşundan değil, Avrupa liglerinden iki hafta uzak kalmak asıl dert. Hele ki şu sıralar Watford maçları bile başka bir seviyede oynanırken, kimse gelecek adına pek de ışık vermeyen, Mehmet Topal önderliğindeki hareketsiz orta sahalı milli takım maçına zaman ayırmak istemiyor elbette. Ama dün gece farklı bir şey oldu. İsveç’e karşı oynanan futbol, hem milli takıma ilgiyi geri getirdi hem de bu boşluk döneminde çiçek gibi bir maç izlemiş olduk.

Bu oyun, Oğuzhan – Akbaba orta sahasıyla oynanır


Aslında takım, Rusya maçında da gayet “sevimliydi”. En azından sahadaki çabayı, milli takım formasını giyme heyecanlarını görebiliyorduk oyuncularda. Ama bugünün futbolunda “istedik, olmadı” tabiri pek işlemiyor. Sahaya oyuncuları doğru şekilde dağıtmak, mücadeleyi sonuca çevirecek asıl şey. Yani Okay Yokuşlu ve Mehmet Topal’ın aynı anda sahada olduğu bir düzende, mücadeleniz sadece formayı ıslatır. Oyun anlamında bir geri dönüşü olmaz. Çünkü ikisi de topu verdikten sonra hareketini sürdürmeyen, rakip ceza sahasına girişlerde eksik olan oyuncular. O nedenle ikisinden biri her zaman fazlaydı. Rusya karşısında da öyleydi, İsveç karşısında da öyle… Ne zaman ki sahaya Emre Akbaba girdi, her şey daha anlamlı oldu. Sahadaki mücadele de Oğuzhan da Cenk Tosun da…



Çünkü Emre Akbaba oyuna girince, milli takım orta sahası daha bilinmezli hale geldi. Okay, iki stoper arasına girip topu oyuna ilk sokan oyuncu oldu; Oğuzhan ve Emre Akbaba kenarlara açılıp, gezgin bir rol üstlenerek İsveç’in çakılı savunma düzenini alt üst etti. Ceza sahası içine koşu atan bir orta saha eklenince, Cenk Tosun’un “kilit pas atabilen satrfor” özelliği de kullanıldı. Akbaba’nın attığı ilk golünde olduğu gibi… Yani aslında Okay ve Topal’ı aynı anda kullanmak, hücumda olduğu kadar savunma açısından da zaaf. Çünkü rakibi ne kadar iyi tehdit edersen, kendi kalende o kadar az tehdit görürsün. Galiba artık gelecekte Okay’ın derinde “pasör 6” modelini üstlendiği, Oğuzhan ve Emre Akbaba’nın serbest 8 rolünü alacağı bir üçlü orta saha değişmez hale gelecektir.

Çalhanoğlu yerine Yunus Mallı?


“Şimdi diyeceksiniz ki Çalhanoğlu’nun attığı gol, geri dönüşte çok kritikti. Yunus Mallı oyuna girince 3-2 oldu diye biraz popülist mi bakıyoruz?” Ama hayır, Çalhanoğlu yerine Yunus Mallı’yı görme nedenim farklı. Hakan Çalhanoğlu, artık bir kenar oyuncusu. Ama hiçbir zaman dripling konusunda etkili olmadı, karşısında hiç rakip olmasın yine 20 metre topu sürüp, bitirici vuruş ya da pas çıkaramaz. Aynı zamanda Babel, Mandzukic tarzı santrfor özellikli bir kenar forvet de değil. O yüzden attığı golde olduğu gibi etkili şutları çok çok sık yapması lazım. Ya da orta sahaya yanaşıp, ortada fazlalık yaratarak pas örgüsüne katkıda bulunmak zorunda… Hakan, ne bu gollerden sık atıyor ne de o pas örgüsüne katılıyor. O da aslında Okay – Topal orta sahasının hareketsizliğine hareketsizlik katıyordu. O nedenle, kanalları daha fazla zorlayan Yunus Mallı’yı sol forvette daha sık kullanmak gerekebilir.

Gelecekte Abdulkadir Ömür’ün de o serbest 8 rolü rotasyonuna katılacağını; Cenk, Cengiz, Okay, Çağlar, Yunus gibi yurt dışında oynayan isimlerin her geçen gün, bugününden daha iyi olacağını düşünürsek, milli takım için yeniden umutlanabiliriz galiba… Şahsen ben, uzun zaman sonra “milli takımın bir sonraki maçı ne zamanmış?” diyerek baktım. Ekim’deymiş. Okay, Oğuzhan – Emre Akbaba orta sahası, gelecek ay görüşmek üzere.

10 Değil “Serbest 8”: Adem Ljajic



Beşiktaş uzun zamandır aradığı 10 numara transferini Adem Ljajic’le kapattı. Bu hamlenin son derece güzel oluşu aslında Adem Ljajic’in klasik bir 10 numara olmamasında saklı. Çünkü Beşiktaş’ın her şeyden önce orta sahaya yapılacak bir “akıl aşısına” ihtiyacı vardı. Ljajic, belki Talisca’nın boşluğunu doldurmayacak ama daha iyisini yaparak, Sosa – Oğuzhan’lı döneme küçük bir zaman geçidi açacak. Şimdi bunu biraz açalım.

4-2-3-1 görünümlü 4-1-4-1


Beşiktaş, Şenol Güneş’le kazandığı iki şampiyonluğun ilkinde belki tarihinin en efektif oyununu oynayan bir takıma kavuşmuştu. Elbette bunda orta sahada kariyerinin sezonunu oynayan Atiba, orta sahada yapılacak akılcı pasları bir şekilde golle ödüllendirecek Mario Gomez’in de etkisi büyüktü ama o dönemin alamet-i farikası Oğuzhan – Sosa orta sahasıydı.

Aslında ne Oğuzhan ne de Sosa, standart şekilde “merkez orta saha” görülen oyuncular değildi. Ama o dönemde birbirlerini harika tamamlamış, savunmanın önünde Atiba’nın sigorta olduğu 4-1-4-1 gibi bir sistemde ikili “serbest 8” pozisyonunda oynamışlardı. Serbest 8 tabiriyle ne anlamak istediğimi şu yazıda De Bruyne üzerinden kaleme almıştım. Oğuzhan ve Sosa da o dönemde “topu önde kazanan Beşiktaş” modelinde gezgin bir role bürünerek hem orta sahadaki pas örgüsünü kurguluyor hem de ceza sahasına girişlerle golle direkt olarak buluşabiliyorlardı. Çünkü top kolay kolay yerden kalkmıyordu, belli bir kalıp içerisinde sınırlandırılmamışlardı ve kontrolleri çok zordu. Oğuzhan’ın o sezon toplamda 10 gol atıp, geriye kalan iki sezonda toplam 5 golde kalması pek tesadüf değil.

Kilit paslarla önyargıyı bile yıkabilir


İşte tam da burada Oğuzhan’ın hayata dönmesi adına Adem Ljajic transferi bir kat daha önem kazanıyor. Çünkü Beşiktaş sadece ihtiyacı olan bir oyuncuyu kazanmakla kalmayıp, elindeki bir diğer önemli silahını da yeniden etkili hale getirebilecek. Beşiktaş yine Sosa – Oğuzhan’lı sezonda olduğu gibi aslında hiç kimsenin statik şekilde “forvet arkasında” kalmadığı, orta sahada sürekli hareket halinde kalan, rakibi en başta değişkenlikle yoran bir takıma bürünebilir. Adem Ljajic, Sosa’dan boşa çıkan “serbest 8” rolünü üstlenebilir. Ljajic, Torino’daki döneminde ikinci forvet gibi oynadığında dahi orta sahaya gelerek pas dolaşımını sağlayan bir oyuncu. Örneğin Napoli maçında ikinci forvetti ama ceza sahasında bir kez bile topla buluşmamış, buna rağmen maçı 2 asistle noktalamıştı. “Kilit pas” konusunda gerçekten özel yetenek.

Aslında bu o kadar da iyi bir özellik değil tabii. En azından birazcık Talisca payı olup, ceza sahası koşularını daha sık yapan bir oyuncu olsa daha sık tabela değiştirebilir. Attığı goller çoğunlukla ceza sahası dışı şut ya da duran top. Bir diğer eksi özellik olarak da fizik kalitesinin bahsettiğimiz serbest 8 temposunu maç boyunca kaldıramayacak oluşu. Öyle durumlarda, takıma hep enerji katacak hem de pas örgüsünü sürekli hale getirecek değişiklik Tolgay Arslan için camı kırınız…

Caner ve Quaresma’sız Beşiktaş = %100 Ljajic


Elbette Adem Ljajic’in bu denli fark yaratması için ona imkan tanınması lazım. Şayet Beşiktaş orta oyununu sürdürürse, Ljajic’in hiçbir önemi kalmaz hatta yedek oturtulur. Caner’in sol bekten uzattığı yüksek toplara, Quaresma’nın çizgide bekledikten sonra ayağına gelen topu ceza sahasına yolladığı ortalara uyum sağlamayacağı kesin. Beşiktaş eski, sağlıklı oyununa dönüş yapması ve Adem’i daha etkin kullanması için bu oyunculardan en az birini kenarda oturtmak zorunda gözüküyor.
Sol bekte öncelikle bilinçli olarak ayağa oynamayı tercih eden Adriano’nun varlığı, aslında Beşiktaş için orta sahada da +1 oyuncu anlamını taşıyor. Çünkü Adriano sadece çizgiye ayak basan bir oyuncu değil, boşluk gördükçe merkeze de hareketleniyor. Bu durum Ljajic’in ve Oğuzhan’ın oyununa olumlu yansıyacaktır. Aynı zamanda Ljajic’in kilit pas özelliğinden bahsetmişken, ön alanda o paslara koşu yapacak oyunculara bakmak lazım.

Vagner Love, bir gece ansızın Paris’te fizik olarak futbolu bırakmamış bir oyuncu olsaydı, öyleydi. Negredo’da da o dürtüler her zaman var ama artık fazlasıyla ağır. Kilit pas atmanın yanı sıra, rakip oyuncuların ayağına da kilit vurmak lazım ki yetişsin. Larin, nispeten bu konuda en etkili oyuncu ama onun da eksik tarafları mevcut, yine de ilk seçenek Negredo olacak gibi gözüküyor. Bu durumda savunma arkası koşusunu bir tek Babel’in omzuna bırakmamak adına, Lens’i ilk 11’e yazmak daha ideal olacaktır. Çünkü Lens de taç çizgisiyle sınırlı kalmayan, cepheye ve savunma arkasına koşularıyla da fark yaratan bir oyuncu.

Bir diğer seçenek de aslında Beşiktaş’ın o şahane sezonun önemli isimlerinden biri olmasına rağmen biraz unutulan isim: Gökhan Töre. Sağlıklı olduğu zaman kafası bir orta saha gibi çalışan Gökhan, ceza sahasını koşularıyla zorlayıp ya da topla içe kat edip direkt olarak asist ya da asist öncesi pas yapan bir oyuncu. 2015-16 sezonunun başında ilk 11’de yer almış, Töre – Sosa – Oğuzhan – Olcay orta sahasının rakiplere “tamam, kale boşaldı artık şut atın!” dedirten oyunu başlatmışlardı.

“Fernandes tipi” kornerler geri döndü


Sonuç olarak Adem Ljajic, önemli özelliklerini ortaya koyabilecek bir saha dizilimi içinde Beşiktaş’ın oyununa lezzet katabilecek bir oyuncu. Ayrıca, duran toplarda da oldukça etkili. Hem direkt vuruşları hem de kenardan ceza sahasına indirdiği topları çok etkili. Kornerleri Fernandes modeli, havadan giden top bir anda kale alanına iniş yapıyor. Tabii burada Quaresma’nın sahada olduğu zamanlarda topu ne kadar alabileceği şüpheli.

Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka



Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü vermeyen Crystal Palace bu sezon da kendisinden bahsettirecek. Roy Hodgson’ın takımı özellikle hızlı hücum geçişleriyle fark yaratacak gibi. Geçtiğimiz hafta Michael Seri ile beslenen Fulham orta sahasına karşı bile bunu sıkça yaptılar. İşte o çabuk hücumların belki de bir numaralı yıldızı aslında bir sağ bek olan Aaron Wan-Bissaka’ydı. Şimdiden söyleyeyim, oyuncu gerçekten gelecekte dünyanın bir numaralı sağ bek adayı. Peki neden?

“Senin hücumun aslında benim kontratağım!”


Wan-Bissaka 1997 doğumlu ve takımının alt yapısından yetişmiş bir oyuncu. Kongo asıllı hatta ülkesinin U20 takımında da bir kez forma giydikten sonra İngiltere’yi seçti ve şu sıralar İngiltere U20’de aktif olarak rol alıyor. Geçtiğimiz sezon ligin sonlarına doğru bir aylık sürede şans bulmuş ve o kısacık zamanda gösterdiği performansla kulübünde “ayın oyuncusu” seçilmişti. Yani, aslında gelişinin ayak sesleri o zamanlardan belliydi.

Onun en büyük özelliği maç içinde inanılmaz tempolu oluşu. Sağ bek bölgesindeki yerini kaybetmeden, top rakibe geçtiğine asla boşluk bırakmadan hücuma destek veriyor. Çünkü geri dönüşleri çok hızlı. Genellikle hücumda etkili bekler için savunma tarafı kafalarda soru işareti olur ama Wan-Bissaka hücumda ortalama bir oyuncu olsaydı bile yine Premier Lig sağ beki olurdu sırf savunma tarafıyla. Ters kademlerde mutlaka rakibinin bir adım önünde oluyor. Birebirlerde savruk müdahalelerden kaçınıp, hızına güvenerek rakibinin açısını kaybetmesine zorluyor.

Daha önce Can Çalışkan, Marcelo için “sol her şey” tabirini kullanmıştı. Wan-Bissaka’yı da aynı tabirin sağ taraf versiyonunu kullanarak, yani “sağ her şey” olarak tanımlayabiliriz. Sağ bek görünümlü ama sahada mitoz bölünüp pas oyununda sağ orta saha, hücumlarda da sağ açığa dönüşebiliyor aynı anda. 

via GIPHY

Oyun tarzıyla her zaman rakibine şöyle bir tehdit savuruyor sanki: “Siz bana hücum ettiğinizi sanıyorsunuz ama aslında bu benim kontratağım!”.  Şöyle ki, topu kaptığı anda hiç bekleme yapmadan hemen boşluğu driplingle değerlendiriyor. Yukarıdaki gif son maçtan ve bahsettiğim özelliğine harika bir örnek, bunu çok sık yapıyor. Asıl değerli özelliği ise sadece driplinge bağımlı hücumcu olmayışı, gerekirse merkeze doğru hareketlenerek basit paslarla da takımının atak başlangıcı olabiliyor.

Sarri ve Guardiola “Kaç para bu Wan-Bissaka” dedi bile


Aaron Wan-Bissaka yaşına göre inanılmaz kuvvetli ve maç içinde devamlılığı olan bir oyuncu. Genellikle İngiliz alt yapısından yetişen 97’li ve sonrası kuşağı böyle oluyor, alt yaş kategori turnuvalarda da bunu hissettirmişlerdi. Gerçekten kusursuz bir sağ bek olması adına hiçbir nedeni, hiçbir eksiği yok. O nedenle gelecekte “dünyanın en iyi sağ beki” gibi iddialı bir cümle kurmaktan kaçınmadım.

Bu sezon eğer bir sakatlık yaşamazsa sürekli oynayacak ve gelecek yaz hatta kış transfer döneminde adını daha sıkça duyacağız. Hatta Dünya Kupası performansını gördükten sonra “Acaba Walker’ı stoper mi yapsam?” diye düşünmeye başlayan Guardiola ve Chelsea’de oyun formatına tam olarak uygun bir sağ bek bulamayan Sarri, muhtemelen gözünü şimdiden ona dikmiştir. Bakalım zaman neler gösterecek. Şansın ve driplinglerin bol olsun Bissaka.

Organik Target Striker: Islam Slimani


Çok değil, 90’larda çocuk olanlar için o dönemde bizzat elinin altında olan şeyler bugün “organik” etiketiyle 4-5 katı değerli bir hal aldı. Sahiden sadece domates, salatalığın değil sağlıksızlık abidesi peynir & soğanlı cheetos bile o günlerde daha lezzetiydi sanki. Hatta ve hatta golcülerin tadı bile başkaydı. Evet, konuya sert bir geçiş yaptığım futbol mevzusunda da o günlerde golcülük, her şeyden önce bugünün ifadesiyle “target striker” olmaktan geçiyor, zaten genellikle transfer rekorları da yine bu bölgede kırılıyordu. 2000’lerin sonu, 2010’ların başında “kısa forvet” ve sahte 9 zehirlenmesi yaşasak da artık yeniden o fizikli, sırtı dönük oynamayı beceren, etrafındaki oyunculara duvar olan target striker’lar revaçta. Çünkü artık herkes çok iyi alan savunması yapıyor ve sen Liverpool ya da Manchester City gibi temponla, beklerini bile ceza sahasına sokmanla, topu önde kazanmanla fark yaratamıyorsan, bir noktada “savunma dağıtıcı” santrfora ihtiyaç duyuyorsun.

Islam Slimani tam da bu sebeple çok da genç bir oyuncu değilken ve piyasalar bugünkü kadar çıldırmamışken 30 milyon euro karşılığında Leicester City’e transfer olmuştu. Çünkü bu tarzdaki santrforlarda seçenek çok azdı. O dönemde ben Slimani’nin bir tık overrated olduğunu ve Premier Lig için hareketlilik temposunun çok da yeterli olmayacağını düşünüyordum. Ama söz konusu şey Süper Lig olunca, işler değişiyor.

“Hepsinden biraz var mı? Yükle!”


Slimani’nin hiçbir özelliği top seviyede değil. Yani başka bir oyuncunun özelliğine betimleme yapmak için “çok iyi” anlamında örnek verirken hiçbir zaman “Slimani gibi” diye söze girmeyiz. GORA’da Arif’in yaptığı gibi, Commodore 64 sandalyesine oturtmuş ve santrfor için olması gereken her özellikten 250’şer gram yükletmiş kendisine.

Hava toplarında 1.88 uzunluğundaki boyunun verdiği doğal avantajla gayet iyi. Ama kafa vuruş yeteneği muhteşem değil. Mesela Pascal Nouma, Jardel hatta Nobre gibi oyuncular baya kafasıyla plase şut çıkarırdı. Sırtı dönük oyunda stoperini arkasına alarak ayakta kalıp, kendisini boşa çıkaran oyuncuya pası atacak kuvveti var ki bu özellikle Giuliano’yu ilgilendiren bir özellik.

Islam Slimani’nin kısa zamanda değerli bir oyuncu seviyesine gelmesinin en büyük nedeni, tüm bu fizik artılarının dışında asla hantal bir oyuncu olmayışı. Hatta direkt hücumlarda, kontrataklarda bile etkili olabiliyor. Hem koşu süratiyle hem de topu ayağına aldığında hızlı karar almasıyla. Yani Fenerbahçe’nin topun arkasına geçip, çabuk hücumlara döndüğü zamanlarda da rakibi kendi ceza sahasına itip, baskı kurduğu anlarda da ideal bir 9 numarası olacak.

Ayew, Barış ve Giuliano artık daha “golcü”


Slimani, 2015/16 sezonunda Portekiz Ligi’nde 27 gol atsa da aslında hiçbir zaman “golcülüğü” ile önplana çıkmadı. Daha çok yukarıda bahsettiğimiz “organik target striker” rolüyle bir takımın en ileri uçtaki harika bir tamamlayıcısı oldu. Gol vuruşları ortalamanın üzerinde aslında, saçma bir gol kaçırmaz genellikle yüzdelidir. Ama durduk yerde gol atan bir oyucu da değil. Örnek olarak Demba Ba, Niang gibi oyuncularda o sürprizli işler vardı. Ortada bir şey yokken bir anda skoru değiştirebiliyorlardı. Slimani daha çok “ne verirsen onu alırsın” golcüsü, iyi bir hücum yapısı içerisinde sivrilecek ve en çok onun varlığı etrafında oynayacak Ayew, Barış ve Giuliano’nun performansını etkileyecek.

Giuliano zaten tam olarak en ileri uçtaki 9 numaranın duvar olmasından faydalanan bir ikinci forvet gibi. Slimani’nin tek topla bıraktığı pasları yine tek vuruşla tamamlamak onun için şu sıralar sinemaya gitmek gibi bir hobi olacak. Onun dışında Ayew ve özellikle Barış, hücumda topsuz koşuları baya etkili kenar oyuncuları. Rakip savunmanın odak noktası Slimani iken kendilerini boşa çıkartacaklardır. Hatta Slimani de etrafında koşu yapan oyuncuları kilit pasla ödüllendiren bir oyuncu, kendisine yükletilen kasette o özelliği de koymuşlar.

Sonuç olarak Islam Slimani’nin bir gün mutlaka Süper Lig’de forma giymesi kaçınılmazdı, çünkü her haliyle direkt olarak bir Süper Lig santrforu. Bakalım asıl Falcao ne zaman gelecek?

Denge Soslu Tosic: Enzo Roco





Zago – Ronaldo – Ahmet Yıldırım üçlüsü sonrasında kısa bir Sivok – Zapo, Sivok – Ferrari serabı, ama genel olarak büyük bir boşluk… Beşiktaş, 3 yıl öncesine kadar stoper konusunda baya karın ağrısı çekiyordu. Ancak Rhodolfo – Ersan sonrasında gelen her tandemde belli bir kalite vardı. Hatta kalitenin ötesinde bu bölgedeki satışlarla önemli bir para da kazanıldı; toplamda 30 milyon euro’ya yakın bir stoper satışı, bizim lig için pek alışıldık bir şey değil. Football Manager oynarken gerçekleşmesi bile baya aşırı bir iyimserlik.

Şimdi sırada yeni bir deneme var, bonservisiz şekilde transfer edilen Enzo Roco. Peki, Roco o başarılı stoperler arasına mı girecek, yoksa Franco, Milosevic, Alexis gibi kısa zamanda elden çıkarılması gereken oyuncular listesine mi katılacak? Bakalım.

Nasıl bir oyuncu?


Enzo Roco 191 boyunda, haliyle hava toplarında epey etkili. Gerçi her uzun oyuncunun hava toplarında iyi olması beklenemez ama Enzo gerçekten iyi. Boyunun yanı sıra sıçrama zamanlaması yerinde, ayrıca size’lı bir oyuncu. İngilizce tabir kullanmayayım dedim ama onun yerine “geniş bir stoper” desem, sanki maç içinde dürüm söyleyen birini tarif edecekmişim durur. Neyse.
Şu da bir gerçek, hava toplarında her iyi olan oyuncu, her hava topunu karşılayacak diye bir şey de yok. Önemli olan doğru pozisyon almak ve topun düşeceği yerde, rakip hücumcudan önce avantajlı şekilde yer edinmek. Roco, sezgi ve pozisyon bilgisi anlamında etkili. Haliyle o hava topları avantajını net şekilde hissettiriyor.
“Sezgi” kritik bir nokta, çünkü Roco’nun en belirgin özelliği yavaşlık ve o sezgileriyle yavaşlığını da tolare edebiliyor. Şöyle ki futbolda özellikle defans oyuncusuysan “çabuk düşünmek” fiziksel olarak çabuk olmaktan daha kritik. Alexis bunun için iyi bir örnek. Oldukça çabuktu, ama yetmedi. Her şeyden önce fiziksel ve taktik savunma açısından bölgeyi doldurmak önemli. Enzo Roco, bu bakımdan “Dikkat, stoper var” uyarısını veriyor rakip hücum hattına.

Yine de kolay oyundan düşen bir oyuncu olduğunu söylemeliyiz. Tek hamle yapma şansı olduğundan, o müdahalelerde net olamayınca kırık diş gibi bir görüntü oluşturuyor. Hızına güvenmediği zamanlar, bazen savunma arkasına atılan toplarda, pek de çizgiye dikkat etmeden ofsayt taktiği yapmaya çalışıyor. Bu negatif özellikleri, çok göze batmasa da bir anda gol yedirtebilecek tipte.

Takımdaki rolü ne olur?


Beşiktaş savunmasında varlığını hissettirmesi için, iyi bir takım savunmasına ihtiyacı var Enzo Roco’nun. Bir önceki sol stoperler Ersan ve Tosic gibi, kendi kurallarını sahaya koyarak bir şeyler yapmaya çalışan bir oyuncu değil. Zaten atletizmi buna izin vermiyor. Ama orta sahasını savunmasına yakın tutan bir yapıda, iyi bir takım resmi içerisinde “iyi stoper” izlenimi verecektir.

Instagram’da kendisini tanıtırken “Oyun kurmada iyiyim” mesajını vermiş. Topla birlikte çıkarken veya orta saha bölgesine kadar olan mesafeye kadar uzun top atarken sahiden de iyi sayılır. Ancak “baskı altında” kalana kadar… Meksika Ligi takım boyunun bir hayli uzun olduğu, savunmayla hücum hattına metro seferleri düzenlendiği bir lig. Orada topla çıkmak da kolay, baskı altında olunmadığı için düşünüp düşünüp uzun top yollamak da. Ama burada daha çabuk düşünmek ve karar vermek zorunda. O yüzden artı gibi gözüken oyun kurma özellikler, burada pek işlemeyebilir. Hatta topla çıkmak aslında olumlu değil, olumsuz bir özellik olarak göze çarpar. Çünkü o çıkışlarda top kaptırmak, aniden geride bir eksikle yakalanmak demek.

Pepe ile birlikte iki adet uzun topu seven stoperi olacak Beşiktaş’ın. Topu yere indiren ve takımın en geriden doğru şekilde oyun kurmasını sağlayan son stoper Marcelo’ydu Beşiktaş adına. Orta sahada iki stoper arasına girecek, İtalyanların regista dediği “pasör 6” rolünü üstlenecek bir oyuncu, ataklara sakinleştirici etkisi yapacaktır.

Pepe takımda kalacak olursa, Enzo Roco’ya ciddi katkı sağlar. Bedavadan Real Madrid stoperliği kursu… Tosic bile 32’sinden sonra oyununu, pozisyon almayı net şekilde olgunlaştırdı. Sonuç olarak Roco, Beşiktaş’ın takım kalitesini artıran bir oyuncu olmayacak. Ancak Tosic’ten devraldığı sol stoperliği biraz “denge” sosu katarak idare edebilir.  Ona göre daha yavaş bir stoper olmasına rağmen ayakları daha yere basıyor. Ve asla Milosevic gibi gelir gelmez ıvır zıvır odasına kaldırılacak bir stoper de değil. Bedava ve 25 yaşında oluşuyla, bu sezon Şampiyonlar Ligi gelirlerinden mahrum kalacak Beşiktaş için “denemeye değer” kıvamında.