New York’ta Bir Delici Orta Saha: Tyler Adams


Çok değil, bundan 20 sene önceki futbol dünyasında çalım atıp, orta kesebilen kanat oyuncusu çok değerliydi. Çünkü o dönemde bir rakibin savunma hattını delebilmek için en uygun ve hatta tek yol buydu. Şimdilerse ise kanat oyuncuları için dripling yapabilmek bir artı değil, mecburiyet. Koşabilmek gibi bir şey... Eskiden golcüler için de çoğu zaman sol vuruş yeterliyken artık adam eksiltme ve kilit pas atma özellikleri de aranıyor. Hal böyle olunca bir futbol takımı hücumda fark yaratabilmesi için, o adam eksilten oyuncuları orta sahaya da serpiştirmek zorunda. Çünkü hücum hattında artık herkes aynı şeyi yapıyor. Eğer orta saha bölgende de topu aldığında rahatlıkla yüzünü rakip kaleye dönebilen, dripling yapabilen, üstüne şut veya ara pasıyla aksiyonu tamamlayan bir oyuncu varsa; o zaman tehlikeli bir takımsın demektir.

Günümüzde Naby Keita diyerek rahatlıkla örneklendireceğimiz bu modelin en güzel filizlerinden biri New York’ta görüldü. 11 yaşından bu yana New York Red Bulls’un alt yapı takımlarında forma giyen genç Amerikalı, artık A takımının ve hatta Amerika milli takımının ne önemli oyuncularından biri haline geldi. Daha önce Red Bull Salzburg’lu Amadou Haidara için kullandığımız “Yeni Keita” tabirini görüyor ve artırıyoruz: Yoksa acaba Red Bull takımlarının bir sonraki Keita’sı Adams mı?

Onun için kısaca “delici orta saha” tabirini kullanmak, nasıl bir oyuncu olduğu sorusuna cevap veriyor aslında. Topla hızlıca kat edebilen, rahat adam eksilten ve üzerine gayet de atletik olan bir oyuncu. Sadece teknik bir oyuncu olmak, delici orta saha olma yolunda yeterli olmayabiliyor. Çünkü orada rakip oyuncular tarafından kurulmuş çok fazla kademe var, birisini atlatsan diğerine yakalanırsın. Ama Tyler Adams, attığı bir çalım sonrasında doğan bir boşluğu kolayca kat edebiliyor.
Asıl kritik özelliği ise o aksiyonlarını sonlandırma başarısı. Belki onun gibi çalım atabilen orta saha çok fazla vardır ama önemli olan finalde Lost dizisine bağlamamak. Tyler Adams şu an için olağan üstü kilit paslar atan bir oyuncu olmasa da en azından basit paslar ve kendisini boş durumda bırakan oyuncuları görme konusunda başarılı. 1999 doğumlu bir oyuncu için daha fazlasını beklemek biraz acımasızlık olurdu.

Adams, topsuz oyunda gayet hareketli bir oyuncu. Pasını attıktan sonra tekrardan geri almak için hareketlenenlerden. Ancak işin hücum tarafında rakip ceza sahasına daha az koşu atıyor. Bu, oynadığı takımının bir sistem gereği mi yoksa kendi tarzı mı, henüz bilemiyoruz. Ancak gelecekte bir Keita yoluna girmek istiyorsa o koşuları daha sık atmalıdır ki aslında bunu yapacak iç güdüsü ve yetenekleri var görünüyor. Elbette her delici orta sahayı nirvanaya ulaştıracak kilit pas ve şut özellikleri de kendisini daha da “başka” oyuncu yapacaktır gelecekte.

Tyler Adams şimdiden birçok Avrupa kulübünün radarında. Geçtiğimiz sezon önce Roma sonra da Liverpool onu almaya çok yaklaşmıştı. Ancak yükselen formu ve artık ABD milli takımında da boy gösterecek olmasıyla, Red Bull onu 50 milyonun üzerine çıkarmadan satmayacaktır. O nedenle bir sonraki takımı büyük ihtimalle RB Leipzig olacakmış gibi gözüküyor.

Terminator: Sergej Milinković-Savić


90’lar futboluna yetişenler, Eyjolfur Sverrisson denince hemen hatıraları canlanır. Tabii en çok da Beşiktaşlıların… İzlanda’nın efsane futbolcularından biri olan Sverisson belki akıllarda sarı saçları, renkli gözleri ve Kayserispor’a karşı uzaktan attığı şahane golüyle yer etse de aslında kendisi bu ligin gördüğü ilk “çok yönlü” oyunculardan biriydi. Futbola ülkesinde forvet olarak başladı, Bundesliga’da savunma ve orta sahada görev yaptı. Beşiktaş’ta da daha çok orta sahada oynamasına rağmen 1995’te kazanılan şampiyonluk sezonunda 9 gole imza atmıştı. Milinković-Savić, bu bağlamda benim Sverisson anılarımı canlandırdı tabii onun özelliklerini 3-4’le çarparak…

Sergej Milinković-Savić de önceleri bir defansif orta sahaydı. Ancak özellikle Sırbistan genç milli takımlarında oynadığı maçlarla teknik özellikleriyle hemen sivriliyordu. Genk’te ofansif özelliklerini daha fazla ön plana çıkarmaya başladı ve şimdilerde Lazio formasıyla ise dünyanın en iyi orta sahaları arasına girdi.

İyi yaptığı birçok şeyin olması onu benzersiz kılan bir etken. Defansif orta saha döneminden kalma oyun disiplinini, fizik gücünü koruyor. Üzerine muhteşem bir pasöre dönüştü. Farkındalığı üst seviyede ve özellikle dikine uzun paslarda çok başarılı. Ortalama pas mesafesinin 17 metre olmasına rağmen isabet oranı oldukça yüksek. Tabii bu onda sıkça “uzun pas atma” refleksine dönüştü, bir üst seviye için daha rölanti kısa paslara da yönelmesi gerekecek.

Lazio'nun saklı golcüsü


Pek tabii asıl fark yarattığı nokta da skora katkısı. Serie A’yı yakından takip etmeyenler onu forvet bölgesinde oynuyor sanabilir. Ama Milinković-Savić bir merkez orta saha olmasına rağmen ceza sahasına koşuları çok etkili. Hem zamanlaması hem de o koşularla yakaladığı pozisyonları bitirmesi açısından. Uzaktan şutlarda da iki ayağıyla da etkili. Evet, biraz fazla abartıyormuş gibi görünebilirim ama bu özelliklerinin hepsi gerçek. “Kusursuz bir orta saha olması amacıyla” üretilmiş bir Terminator gibi. Telefon kulübesinden bir sonraki rakibini öğreniyor ve yine aynı yok ediciliğini, aynı form düzeyiyle konuşturuyor. 

Peki bütün özellikleri mi muhteşem? Elbette eksikleri de var. Bir orta sahada olması gereken özelliklerin %80’ine sahip ama özellikle çabukluk anlamında biraz geride kalıyor. Aslında top tekniği üst düzey, rahat adam eksiltebiliyor. Ancak hızı biraz düşük. Zaten onu Pogba seviyesinden bir tık geride bırakan etken de bu. Çok kazanılacak bir özellik değil ama gelecekte biraz daha çabukluk kazanacak olursa inanılmaz seviyeye ulaşır. Ki şu haliyle bile Manchester United’ın 95 milyon euro teklif ettiği söyleniyor.

Tüm bunlara rağmen oyuncunun hala Sırbistan A milli takımında süre almamış olması da ilginç. Bu konuda daha gelenekçiler, kolay kolay yeni parlamış bir genç oyuncuya hemen formayı vermiyorlar. Ama Dünya Kupası’nda sahne alacağı kesin. Lazio’nun da olası satış için Dünya Kupası sonrasını beklemesi daha ideal olacaktır.

Virtua Striker Gibi Futbolcu: Cengiz Ünder


90’larda atari salonlarında ortaokulluları, liselileri okuldan kaçmaya zorlayan bir futbol oyunu vardı: Virtua Striker. Her ne kadar oyuncuların gerçek isimleri kullanılmasa da baya kült olmayı başarmıştı. Aslında oynanabilirliği gayet basitti, kiminle şut atılıyorsa atılsın sağ çaprazdan, ceza sahasının tam köşesinden kalenin uzak direğine doğru atılan her şut gol oluyordu. Yani bariz şekilde bug’ı vardı oyunun, tıpkı Cengiz Ünder’de olduğu gibi.

Cengiz de çaprazdan uzak direği görme konusunda o tılsımı yakalamış. Arsene Wenger’in Messi için kullandığı “PlayStation gibi” tabirinin bir benzerini onun için kullanabiliriz: Virtua Striker gibi futbolcu… Ama elbette bu bir bug değil, yetenek ve çalışma ürünü. Topa olduğu yerden öylesine sert vurmak herkesin harcı değil, kazanılmış değil edinilmiş bir yetenek. Cengiz daha Altınordu’da aldığı ilk sürelerinde bile o yeteneğini belli ediyordu. Zamanla geliştirdi ve Serie A için bile çözüm üretilemez bir şutör oldu. Son üç haftadır aynı köşeden ağları bulmayı başarıyor. Üstelik hepsi de ayrı vuruş stilinde. Ayak içi plase, ayağının üst&dışıyla sert vuruş… Hiç fark etmiyor.
Ancak elbette Cengiz sadece şut özelliğiyle fark yaratmıyor. Sampdoria maçında ilk 11 formasını aldığında gol ya da asist yapmamıştı ancak 10 başarılı driplingle önemli bir maç çıkarmıştı. Zaten sonrasında o özgüvenle oynamaya devam etti ve direkt olarak skora da katkı sağlamaya başladı. Dripling konusunda şu an takımının en delici oyuncusu ve topu ayağına aldığında bir yıldız gibi davranıyor, tabii olumlu anlamda.

Üst düzey futbolda bir kanat oyuncusundan beklenen bir diğer etken de pas kalitesi. Cengiz, topla içe kat ettiğinde koşusunu gösteren oyuncunun önüne kilit paslar bırakabiliyor. Daha da önemlisi tıpkı şutlarda olduğu gibi, ters kanada attığı uzun toplarda da net vuruşlar çıkarıyor. Yani onun bugünlerdeki yükselişi kesinlikle tesadüfi bir çıkış değil, var olan yeteneklerini sergilemeye başladı ve kazandığı özgüvenle arkasını getirecek gibi gözüküyor.

Muhammed Salah, Liverpool’un oyun felsefesi içinde skora yatkınlığını daha fazla gösterir oldu. Önde kazanılan toplarla, ceza sahasını fazla adamla meşgul eden hücum oyuncularıyla birlikte… Cengiz de gelecekte kaleye daha yakınken topu geri kazanmaya odaklı bir takımın içinde çok daha fazla sivrilecektir. Çünkü her zaman gole en kestirme yoldan gidecek pratik zekaya sahip. Gerçekten de geleceği oldukça heyecan verici…

Dripling Soslu Xavi: Maxime Lopez


Aslında bir orta sahanın çok iyi pasör olması nadir rastlanan bir şey değil. “Mücadeleci orta saha” kavramı demode kaldığı ve bu tip “Veli Kavlakların” artık vasat takımlarda bile yer alamamaya başladığı dünyada iyi pasörlük orta sahalar için kaçınılmaz bir özellik oldu. O pasörlüğünün üzerine dripling yeteneği ekleyenler ise fark yaratıyor ve 50 milyon euro barajını anında aşıyorlar. Bunun en iyi örneği de RB Leipzig’den Liverpool’a geçecek olan Naby Keita. Burada bahsedeceğimiz Marsilya’nn 97 doğumlu oyuncusu Maxime Lopez de benzer karaktere sahip bir oyuncu.

Marsilya alt yapısında yetişen Maxime Lopez, geçen sezon 30 maça çıkmıştı. Bu sezon rotasyon stratejisinde daha çok Avrupa Ligi’nde ilk 11 düşünüldü ve gelişiminde ilerleme kaydettiği çok açık. Özellikle son Braga maçında orta sahayı neredeyse tek başına domine etti. Top neredeyse, o da orada… İsmail Köybaşı’nın gol atan oyuncuyla yakınlığı gibi bir şey. Orta sahada yarattığı pas opsiyonları takımının sağlıklı hücum çıkışları yapmasını sağlıyor.

Maxime Lopez en başta çok iyi bir pasör. Sadece basit paslardan bahsetmiyorum, koşusunu gösteren takım arkadaşlarına attığı uzun toplarda da çok başarılı. Bir futbol maçının en güzel görsel efektlerinden olan ters kanada uzatılmış paralel paslar konusunda da iyi. Ancak onun fark yaratan asıl özelliği, yazının başında bahsettiğim gibi sadece pasör değil aynı zamanda driplingçi bir orta saha oluşu. Tarzı Xavi’yi çok andırıyor hatta onun daha sık top süren versiyonu diyebiliriz.


Fransa’da İspanyol bir baba ve Cezayirli bir anneden dünyaya gelen Maxime, gelecekte o pas ve dripling özelliklerini geliştirerek koruması gerekecek. Hele bir de üstüne şut özelliğini geliştirirse tadından yenmez… Yaşına göre aldığı süre ve sorumluluk fazlasıyla yüksek. O yüzden ulaşacağı seviyenin ne olacağını görmek çok da uzun sürmeyecek gibi.

Milan Görünümlü Milan


80’lerde, 90’larda hatta 2000’lerde çocuk olanlar için Milan’ın adı hala Barcelona, Real Madrid gibi takımların arasında anılır. Hatta iyi bir oyuncu için “Onu da yaparsa zaten Milan’da oynar” gibi cümle kurmaktan kendimizi alamadığımız oluyor hala. “Hala” diyorum çünkü aslında Milan’ın o büyüklüğü son yıllarda sadece formasında kaldı. Kağıt üzerinde de saha üzerinde de etkisi artık Serie A’nın orta sıra takımları kadar. San Siro’da çılan Juventus, Napoli, hatta Inter maçlarında bile rakip takım favori gösteriliyor.

Bu durum, sezon başında yapılan güçlü transferlerle aşılmaya çalışıldı. Ancak yine iş sahada olan bitene dönünce, o transferlerin sadece meblağ olarak büyük olduğu ortaya çıktı. Harcanan para oyun olarak geri dönüş yapmamıştı. Sezon içinde teknik direktör değişti, bir Milan klasiği olarak eski efsanelerden biri başa getirilirdi: Gennaro Gattuso. O da Benevento’ya ligdeki ilk puanını vererek, Verona’dan 3 yiyerek, evinde Atalanta’ya yenilerek kapatıyordu 2017 yılını. Zaten teknik direktörlüğü sadece motivatörlüğünden ibaret olduğu tartışılıyordu. O ihtimali daha da güçlendirdi. Ancak 2018 yılına girerken Milan, biraz o “eski Milan” havasını vermeye başladı. Peki, ne değişti?

Serbest 8 kardeşliği: Bonaventura & Kessie


Milan sezon içinde çokça taktik değiştirdi. Önceleri 4-2-3-1 gibi bir sistem üzerinde duruldu, daha sonra eldeki santrforları bolca kullanabilmek için ikili forvet düzenleri denendi. Ancak bu dönemde hiç efektif oyuna kavuşulamadı, “kaos” futboluyla ileri uçtaki oyuncuların bir şekilde topu içeri atması beklendi. Gattuso ise geldiğinden bu yana 4-3-3 ya da 4-1-4-1 diyebileceğimiz bir oyun formatında ısrarcı oldu. Buradaki en büyük etken, Bonaventura’nın kazanımı…

Bonaventura, Serie A’da en underrated oyunculardan biri ve aslında oldukça komple bir orta saha. Daha çok sol orta saha gibi bir bölgede değerlendirilse de asıl katkı yapacağı pozisyon, son maçlarda olduğu gibi “serbest 8” mevkisi. Burada takımına inanılmaz bir dinamiz kattı ve sürpriz gol koşularıyla skora da katkı yapmaya başladı. Aynı şekilde Kessie de o dinamizme ve hücum etkinliğine katkıda bulunuyor ve ondan beklenen yüksek performansı sergiliyor. Burada Hakan Çalhanoğlu ve Suso’nun kenarlardaki gizli oyun kurucu görevi de önemli. Böylelikle bu kenar oyuncuları orta sahadaki “yaratıcılık” yükünü hafifletmekle birlikte sahayı enlemesine genişleterek, merkez orta sahadaki serbest 8 oynayan oyuncuları daha çok oyunun içine atmış oluyor.

Çalhanoğlu’nun yükselişi


Hakan Çalhanoğlu hakkında ben de dahil birçok futbol sever “yeterince komple oyuncu değil” eleştirisini yapıyordu. Çünkü bugüne kadar sadece duran toplarda ve şut pozisyonlarında görünen bir oyuncuydu. Bugüne kadar diyorum çünkü Milan 2018’de sol kanatta oyunun hep içinde olan bir Hakan Çalhanoğlu izlemeye başladık. . Zaten Gattuso da son röportajında “Çalhanoğlu beni şaşırttı, onun bu denli komple bir oyuncu olacağını düşünmemiştim” diyor.
İçe kat ediyor, ters toplar atıyor, şutla kaleyi tehdit ediyor… Duran top kullanımı her zaman için tehlikeliydi. Sağda Suso, solda Çalhanoğlu oyun kurucu kanat tadındaki oyunuyla Milan’ı biraz daha çözümsüz hale getirmeyi başardı. Patrick Cutrone tercihini ayrıca bir yazıda ele almıştık. Andre Silva ve Kalinic’e göre daha “arayan” bir golcü olması, rakip savunmayı çok daha zorluyor. Hiç pozisyona giremese bile, Hakan’ın, Suso’nun attığı şutlarda kaleciden dönen topları avlaması bile yeter

Daha iyisi için ne gerekli?


Bu yükselişe rağmen Milan’ın yine Şampiyonlar Ligi potasından çok uzak kalacağı bir gerçek. Ancak Avrupa Ligi’ne atabilirler kendilerini. Ama seneye bu yapının üzerini biraz daha süslerlerse, en azından Juventus – Napoli ikilisinin arkasına yapışabilirler kalite olarak. Bunun için öncelikle çok net bir santrfor gerekli. Rakiplerde Higuain, Dzeko, Mertens, Icardi varken başka türlü savaşa girilmez. Patrick Cutrone kısa vade için ancak iyi bir alternatif olabilir. Galiba seneye tüm şartlar zorlanıp, çok iyi bir golcü alınacak. İkincisi ise her ne kadar Çalhanoğlu çıkış gösterse de sol kanada çok daha etkili bir isim gerek. Insigne klasmanında bir oyuncuyu alabilmek zor ama mesela Atlantalı Papu Gomez ideal bir seçim olabilir orası için.

Off the Ball’u Yaşından Büyük: Moise Kean


Geçtiğimiz sezonu –çok uzun bir zamandır olduğu gibi- şampiyon olarak kapatan Juvetus, ligin son haftasında Bologna deplasmanındaydı. İddiasız çıkılan maç, henüz 17 yaşında olan Moise Kean için çok daha büyük anlamlar taşıyordu. Çünkü 10 yaşından beridir formasını giydiği kulüpte en büyük hayalini gerçekleştirmiş ve son dakikalarda Juventus’un galibiyet golünü atmıştı. Zaten her hangi bir puan hedefi kalmayan son hafta maçlarını güzel yapan şey tam da bu değil midir? Genç bir oyuncunun adını ilk kez duyurma şansını yakalaması…

Bu sezona girilirken Kean, maç tecrübesini artırması amacıyla Verona’ya kiralandı. Aslında bu da onun için büyük bir adımdı çünkü Serie A gibi bir ligde, üstelik de forvet pozisyonunda oynarken henüz 17 yaşında direkt oynamak, çok kolay rastlanır şey değildi. Bugüne kadar ilk 11 formasını elden bırakmadı. Belki kondisyonu 90 dakika boyunca oynamasına izin vermiyor ve 60’lı dakikalarda oyundan alınıyor ama bir sonraki maç yine takımının en etkili hücum silahı olarak sahaya çıkıyor. Fiorentina deplasmanında ise yeni başladığı kariyerinin en önemli maçını yaşadı. Takımı 4-1 gibi inanılmaz bir skora imza atarken 2 gol atmayı başardı.

Aslında oyundan erken alınmasının bir diğer önemli nedeni, sadece ceza sahasında görülmeyen, sahanın tüm alanını kullanan bir forvet oluşu. Takımı topun arkasına geçtiğin de o da takım savunmasına katkı yapmak amacıyla geri koşularını neredeyse eksiksiz yapıyor. Hızlı hücumlarda ise topu rakip yarı alana taşıma adına önemli bir misyon ediniyor. Ancak onu Kean yapan asıl ayırt edici özelliği topsuz koşuları… “Off the ball” denilen özellik, ona doğuştan verilmiş. Sezgileri çok açık ve topun düşeceği yeri harika seziyor. Zaten fırsat yakaladığında havadan ve yerden topu içeriye atacak yetenekleri var. Fiorentina deplasmanında top Verona’nın ayağında çok az kaldı ama o azıcık sürede harika kontra ataklar görüldü. Onlardan ikisini sonuca yansıtan Moise Kean oldu.


Moise Kean, her ne kadar fırsatçı golcü gibi görünse de daha önce kendisinden bahsettiğimiz bir başka potansiyel forvet Patrick Cutrone’den önü daha açık gözüküyor. Çünkü ceza sahasında değil, dışında da etkili. Top taşıyabilmesi, etrafına servisi, sırtı dönük oyunu… Elbette yaşı henüz fazla genç, taso koleksiyonu yapması gerekirken (ki bu iş moda olduğunda dünyada bile yoktu) Serie A’da forvet oynuyor. Haliyle yeteneklerini tam olarak sergileyemiyor. Kuvvet kazandıkça bu, diğer tüm özelliklerine olumlu yansıyacaktır.

Karşımızda çok ciddi bir komple forvet adayı var. Madem Fildişi Sahilli bir ailenin oğlu, o zaman onun rol modeli olarak Didier Drogba’yı gösterebiliriz. Belki ondan 6 santim daha kısa ama hava toplarındaki etkisi de andırıyor. Drogba da 10 yaşındayken Fransa’da futbol eğitimleri almaya başlamış ve bu ona avantaj sağlamıştı. Kean’in de doğma büyüme İtalyan oluşu, futbol eğitimini tamamen bu kültürden alması ve daha şimdiden maç temposunu kazanması, çok daha hızlı şekilde gelişim kaydetmesini sağlayacaktır.

Inzaghi Volume2: Patrick Cutrone


2017’nin Temmuz ayında Bayern Münih ve Milan hazırlık maçında karşılaşmış, o gün sadece 45 dakika sahada kalan Patrick Cutrone diye bir çocuk iki gol birden atmıştı. Cutrone, bir önceki sezonun tamamını U19 takımında geçirmişti ve çok ciddi sayıda goller bulsa da yüksek ihtimalle oynayacağı bir kulübe kiralık olarak gönderilecekti. Çünkü Milan, hali hazırda Andre Silva’yı almıştı ve dünya çapında bir 9 numaranın daha (Belotti, Aubameyang) geleceği konuşuluyordu. Ancak buna rağmen Cutrone, kısa zamanda gösterdiği “gole hızlı erişimli forvet” görüntüsüyle en azından kadro oyuncusu olarak Milan’da kalmayı başardı. Bugün ise hem Andre Silva’yı hem de beklentileri her anlamda karşılayamayan Kalinic’i geride bırakarak ilk 11 formasını almış durumda. 

“Aramıza tekrar hoş geldin Filippo Inzaghi”


Patrick Cutrone fena halde efsane golcü Filippo Inzaghi’yi andırıyor. Alex Ferguson’un Inzaghi için kullandığı “ofsayt çizgisinde doğmuş” tabirini, direkt olarak Cutrone için de kullanabiliriz. Savunma çizgisine çok iyi dikkat eden bir forvet, her zaman algıları açık ve yakalayacağı bir fırsatı kolluyor. Ayrıca, futbolu tutkuyla oynayanlardan… Topun ayağına gelmesini beklemez. Sürekli hareket halinde; sadece gelecek ara pasları, kenar ortaları beklemiyor. “Acaba bu stoper geri pas verirken hata yapar mı, şu top önüme düşer mi, herkes uzunlara odaklıyken duran topta kafayı ben vurur muyum?” gibi soruları soruyor kendine. Ekmeğinin peşinde olan bir golcü… 

Tüm bu nedenlerle Inzaghi’yi çok andırıyor ve ekstra olarak çalım atma özelliğine de sahip. Belki önündeki boş alanı hızlı şekilde driplingle kat edecek bir forvet değil ama topu ayağında tutabilen, gerekirse en yakınındaki savunmayı çalımla ekarte edebilen bir oyuncu. Ama bu aksiyonları sonrasında topu hemen ayağından çıkarmaya odaklı. 

Gideceği yer neresi olur? 


Patrick Cutrone iyi bir golcü olsa da genellikle bunu sezgileriyle ve tek vuruşlarla yapıyor. Gelecekte o çalım özelliğinin üstüne “çalım sonrası şut” süsü de ekleyebilirse, önemli bir seviye atlayacak demektir. Yaşı henüz çok genç, 98 doğumlu bir oyuncu olmasına rağmen Milan gibi bir takımda formayı kaptığını unutmamak gerek. Ancak burada kalıcı olması için golcülüğünün dışında biraz komple forvetlik izlenimleri de sunmalı. Tecrübesi artar ve fiziğini gün geçtikçe geliştirirse neden olmasın…

Serbest 8 Numara: De Bruyne'lerin Doğuşu


Futbolun bazı dönemlerinde bazı mevkiler, diğerine göre daha değerli hale gelir. Örneğin 90’larda kafa toplarına da vurabilen iyi bir golcüysen, transfer rekoru kıracağı kesindi: Alan Shearer, Christian Vieri, Hernan Crespo… Çünkü o dönemde herkes pozisyonunun adamıydı, serbestlik sadece 10 numaralara tanınıyordu. Haliyle “fark yaratma” ağırlığı en fazla golcülerin ve 10 numaraların üzerindeydi.

2000’lerde işler daha çok alan savunması futboluna evrildi; Euro 2004 ve 2006 Dünya Kupası, o oyunun çok net yansımalarıydı. Her iki turnuvada da çoğu takımın ana prensibi; top rakibin ayağına geçince orta sahanın gerisinde takım olarak pozisyon almak ve golü “oluruna” bırakmaktı. Haliyle Patrick Vieira’nın da etkisiyle, topla yetenekli defansif orta sahalar, stoperlerle birlikte dönemin en revaçtaki pozisyonları oldular.

2000’lerin sonlarına doğru ibre, Cristiano Ronaldo ve Messi efsanelerinin de en başta uğradıkları mevki, yani “yaratıcı kenar oyuncularına” döndü tekrar. Kilidi kıracak en iyi silahlar, sadece dışa çalım atan değil içe de kat eden; sadece kenar orta yapan değil, içe kat ettiğinde şut da atan; sadece topu kenardan alan değil, top karşı kanattan gelirken ceza sahasında forvet gibi pozisyon alan kenar oyunculardı. Bugün de bu durum değişmedi aslında; Robben'lerden düşmek üzere olan bayrağı, Salah'lar taşımaya devam edecek. Ama onlara bir kardeş daha geldi: Serbest 8 numara.


De Bruyne'ler Akımı


Kadrosu içinde keşfe çıkan, “aslında bu çocuk burada köreliyor, orta saha yaparsak çok başka olur” gibi şeyler düşünerek, farklı pencereden bakmaktan çekinmeyen teknik adamlar her zaman ezber bozar ve aslında dünya futboluna sadece yeni yıldız değil, yeni mevkiler de kazandırır. Pep Guardiola gibi… Onun Kevin De Bruyne üzerindeki dokunuşu, son yıllarda görülmüş en büyük sınıf atlatma. Sadece kendisi için değil, takımı için de başka bir seviyeye geçme anlamını taşıdı bu değişim.

Kevin De Bruyne, Belçika gazetesine yaptığı röportajında “serbest 8 numara” tabirini bizzat kendisi kullanıyor: “Gerçekten farklı bir rol. Aslına bakıldığında küçük bir değişim ama her şey yerli yerine oturdu. 10 numara pozisyonunda oynamıyorum ama serbestlik tanınmış 8 numara gibi, her yere hareket etme şansım oluyor.”

Yeni pozisyonunda De Bruyne, sadece teknik olarak değil oyun zekası olarak da yetenekli bir oyuncu olduğunu farkına vardı. Sahanın fotoğrafını çeken ve en doğru yere, en doğru zamanda pas atabilen bir oyuncu ve bunu kendisine tanınan serbestliği sayesinde sahanın her yerinde yapabiliyor. Zaten takım olarak “karşı presle” savunma yapıldığından, top rakibe geçince eforunu geriye koşmakla harcamıyor. Aksine, ters alanda kaptığı topla bitmiş atağı yeniden ve direkt gole dönüşecek şekilde başlatıyor.

Ancak Mancester City’de tek serbest 8 numara kendisin değil. Asıl büyük değişimi De Bruyne yaşasa da David Silva’nın da başka oyuncuya dönüştüğünü ve direkt olarak De Bruyne’nin performansına da etki yaptığını söylemek gerek. Zaten Manchester City bu sezon “yenilmez” havasını verirken, bu iki orta sahasına çok şey borçlu. Onların rakip adına sahaya koyduğu bilinmezliğin gerçekten pek çözümü yok. Ceza sahasında gol vuruşu yaparken de, kenardan kale alanına bilinçli orta yaparken de, orta sahada ara pas atarken de varlar. Her yerdeler ve sadece top kendilerindeyken değil, rakibe pres yaparken de etkililer.

Türkiye’deki en iyi örnek: Oğuzhan & Sosa


Kabul etmek gerekir ki Beşiktaş’ın 2015/16 sezonunun ikinci yarısında oynadığı futbol, son dönemde ülkede tadılmış en lezzetli şeylerden biriydi. O “turkish delight” futbolu, Sosa’nın Beşiktaş’tan ayrılmasıyla birlikte son buldu. Evet, belki Beşiktaş sonrasında yine şampiyon oldu ve hatta Şampiyonlar Ligi’nde Türk takımları arasında gelmiş geçmiş en iyi grup performansını sergiledi ama o futbol, gerçekten başka bir şeydi.



O günlerde Beşiktaş’ta Sosa 10 numara oynatılıyor sanılıyordu ama aslında tıpkı bugünkü Manchester City’sinde olduğu gibi, 4-1-4-1 gibi bir sistemde Atiba’nın önünde iki tane serbest 8 numara vardı. Oyunu geriden kurma, tehlikeli bölgeye taşıma yükü ne sadece Oğuzhan’daydı, ne de Sosa’da… O “yaratıcılık” paylaşımı sayesinde sahada ikisi de yıpranmıyor ve gezgin bir oyun oynuyordu. Asist, asist öncesi paslarda etkili oldukları kadar, gole de oldukça yakınlardı; özellikle de Oğuzhan. O sezon attığı gol sayısına (9), sonraki bir buçuk sezonda yaklaşabilmiş değil (5).


“Yaz, serbest 8 numara oynarmış!”



Galiba bu “De Bruyne'ler Akımı” sonrasında artık çoğu takım ofansif orta saha oyuncularına şu gözle bakacak; “Koşu tempon var mı, topu ayağına mı beklersin yoksa sen mi alıp yönetirsin, ceza sahasına girip gole de yakın olur musun, yani kısaca serbest 8 oynar mısın?” Çünkü forvet arkasında oynayan, klasik tabirle 10 numaralardan tembel olanları artık tamamen ikinci forvet gibi bir pozisyona evrilecek (Talisca’da olduğu gibi), çalışkan olanları ise serbest 8 numara olma yoluna girecek. İşte bu ikinci yolu seçenleri, gelecekte 100 milyonun üzerinde bonservisler bekliyor olacak.