Bir gruba iyi veya kötü diyebilmek için, kendi klasmanına yakın torbadan kimin çıkacağına bakılır. O nedenle, sadece 3. torbadan Stoke City’nin düşmesi bile gruba “kötü” demek için yeter de artar… Çünkü ilk torbadan “geçilebilir” bir takımın gelmesi, bizim olduğumuz kadar bir alt torbadan gelecek Stoke City gibi takımların da avantajınadır. Keza, son torbadan da Maccabi Tel Aviv’in gelmesi bizim için olduğu kadar, Kiev ve Stoke için de ters bir durumdur…
Sözün özü, Stoke City ve Kiev’le oynanacak maçlar, gruptaki durumumuzu belirleyecektir. Her ikisi de birbirine yakın tarz takımlar. Sıkı alan savunması uygularlar, fiziki mücadele önceliklidir, duran toplar penaltı kadar değerlidir… Delap vesilesiyle, Stoke City’nin taçları da bir o kadar hatta daha fazla değerlidir. Çünkü tacın kötü gitme ihtimali yok, adam elle kullanıyor ve ayakla atılmışçasına kuvvet veriyor topa. Aynı zamanda ayakla atılmadığı için, ayarının fazla kaçması ya da ön direğe düşmesi gibi bir ihtimal yok. O top kale alanına inecek, bu belli!
Carvalhal geldiği ilk günden itibaren takımına duran top çalıştırdığını biliyoruz. İlk maçtan da semeresini almıştık… Her oyuncunun, atış sırasında kaçacağı nokta belli. Böylelikle, kale alanı etrafına eşit dağılma durumu yaşanıyor ve topa direkt vurulamasa bile karambola dönüşebiliyor. Çünkü her noktada bir Beşiktaşlı var… Sivok’un golü de böyle gelmişti hatırlanırsa. Ancak hücum olduğu kadar, savunmada da ciddi bir çalışma gerek. Mümkünse adam adama yerine, alan savunmasıyla olsa daha iyi olur tabi…
Aynı alan savunması maç içersinde de önem arz ediyor aslında. Çünkü Dinamo Kiev de Stoke City de, dengeli oynayan ve golü oluruna bırakan takımlar. Körü körüne hücum, bu takımların işine gelecek, tanıdık “çok iyi oynadık ama adamlar iki kere geldi…” cümlelerini görebileceğiz… O yüzden, 101. yıldaki Chelsea deplasmanında olduğu üzere sıkı bir alan savunması şart gözüküyor. Carvalhal’in de bizlerde bıraktığı izlenim, tıpkı Braga’nın yaptığı gibi; takım halinde topun arkasına geçip, alan bırakmayan ve yakaladığı toplarla hızlı çıkan bir Beşiktaş düşündüğü şeklinde. Ki o Braga, sırf alan savunması başarısıyla finale kadar yürüdü. Bu maçlara kadar aşama kaydedersek, hiç akılda olmadık bir puan topluluğuyla karşılaşabiliriz…
Mevcut kadroya bakıyorum; hem duran toplarda boyu kısa olmayacak, hem sert ve sıkı alan savunmasını yerine getirebilecek, hem de çabuk ataklar geliştirebilecek bir takım ancak şu 11’le ortaya çıkar gibi… Toraman ve Egemen, her kenar topta alacakları ters kademelerle orada ekstra bir stoper etkisini yaşatacaklardır. Hoca eğer “tandemi bozmam” der de, Egemen’i stoperden kaydırmazsa, Tanju da bek oynayabilir. Ancak takımın boyu açısından, şekildeki dörtlü daha uygun sanki…
Önlerinde Necip, Ernst ve Fernandes üçlüsün koyacağı direnç, ortasahada olası bir düşmeyi yaşatmaz ve savunma 4’lüsü pozisyonunu kaybetmez. Ancak burada Guti gibi bir oyuncu olduğunda, orada istemsiz bir boşluk oluşuyor ve stoperlerden biri buraya kayarak dengeyi bozuyor. Bunun sonucu: ya tehlikeli bir atak, ya da sarı kart (genelde Sivok). Tabi bu sistemin doğru işlenmesi için, Quaresma ve Simao’nun en azından kendi alanlarına geri koşacak kadar gölge savunması yapmaları da gerekmektedir…
A Planı’nda düşünmedik, ama böyle maçlarda B Planı ile birlikte devreye girip, denge bozacak oyuncular da kenarda oturuyor: Guti ve Holosko… Geçen sezon Sami Yen’de oynanan son derbiyi hatırlayın. Sistem 4-6-0 gibi bir düzeneğe dönmüş, Guti kendini iyice öne atarak gardı düşmüş rakibin, taktiksel boşluklarını değerlendirmişti. Nitekim, o dakikadan itibaren uzak forvete geçen Nobre’yi, harika bir pasla golle buluşturmuştu.
Maçların ilerleyen dakikalarında, Beşiktaş yorulan iki kanat oyuncusunu da değiştirip, şöyle bir İtalyan 4-5-1’ine (Dünya Kupası 2006’daki taktikleri özellikle) dönüş yapabilir. Ortasaha yine aynı ama Fernandes daha bir Sneijder modeli, içe kat eden kanat durumunda. Holosko ise en iyi yaptığı şeyi yapacak, topsuz oyunda bekine yardımcı, toplu oyunda ise Guti’nin ters toplarını değerlendirecek. Bir de, yine Guti sahadayken “ara pası Pektemek!” durumu da yaşanabilir tabi… Rakibin, alan savunmasını aşamadığı ve sinirinin bozulduğu anlarda böyle bir sistem, bir anlık dalgınlığını affetmeye bilir…
Görünen şu ki, her şekilde Pektemek model bir forvet daha ideal kaçıyor. Ancak haberlere göre Almeida’nın diğer yarı hakkını da alıyormuş Beşiktaş, hayırlı olsun… Muhtemelen “altınları 2’ye bölmemek” için böyle bir girişim yapıldı, malum ciddi tekliflerin olduğu söyleniyor… Yani, fonsuz olarak satmayı planlıyorlar ileride. O zaman ben sorarım şahsen, madem bir oyuncuyu fonsuz da iyi fiyata satmayı düşünebiliyoruz, bu 3 çocuğun yarı hakkını neden verdik? Umarım vermemişizdir, daha sonra kesinleşmiş bir açıklama çıkmadı çünkü…
Bugün Wigan’da Di Santo diye bir forvet izledim. Arjantinli tekniğine ve İtalyan golcülüğüne sahip bir arkadaş… Forvet dediğin odur, topu aldığı zaman beklenti içersine sokar insanı. Durum gerektirir, ekmeğini taştan çıkarır. Beşiktaş’ın da mutlaka Pektemek’le rekabete girecek, genç ve bu model bir santrafor bulması gerekiyor.
Fazlasıyla teknik ağırlıklı bir yazı oldu, özlediğimden olabilir. Zaten zor mor ama bu Avrupa Ligi’nin grup maçları, türlü sebeplerle soğuduğumuz futbola ısıtacak cinsten olacak, bu belli… Eylül sonunda Stoke City deplasmanı var, o güne kadar takım aşama kaydeder umarım. İlk maçın içeride Tel Aviv’le olması da gayet hoş… Politik sebeplerle maçı germez de, 3 puanla başlarsak grupta elimiz hafifler.
















