oylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nedir bu Kalem Sahası?
"Ooo, naber ya?"
Farkındayım, çok sihirli bir cümle kurdum. Uzun süredir görüşmediğiniz bir insanla ilk karşılaştığınız zaman, "ooo naber yaa?" diye gevşek ve sıcak bir hal hatır sorma patlatırsanız, arada geçen onca görüşmeyen zamanın hesabı sorulmaz. Ya da daha az sorulur. Mesela, "naber yaa?"nın peşine direkt olarak alakalı, alakasız bir konuya girerseniz olası sitemleri de engellemiş olursunuz. "Oooo naber yaa? Babel'i almışız diyorlar?"
Eee naber, nasılsınız? İyiyim ben de. Buralardan uzak kaldım ama hiç unutmadım ne yalan söyleyeyim. Yazmakla, hatta futbolla alakalı daha profesyonel işler yapmaya başladım, hayatımı da bir şekilde kazanıyorum ama buranın tadı hakikaten başka. O yüzden dükkanı tekrar açtım tadilat sonrası. Selam olsun.
Şimdi "Kalem Sahası"nı görünce, "sen hayırdır ya?" demeyin. Yazan yine Cartalete olacak ama blogun adında böyle bir değişime gittim. Çünkü istatistiklerde şöyle şeyler gördüm, "evdeki ses" aramasıyla bloga gelenler olmuş... O yüzden daha akılda kalıcı bir blog adı fena olmaz diye düşündüm. Luís Filipe Madeira Caeiro'ya kısaca FİGO demek gibi yani.
Bir farklılık olarak blogda sadece futbol yazmayacağım, sağ kategorilerde gördüğünüz üzere bazı kategoriler var, oralara da bir şeyler serpiştirmeye çalışacağım bakalım. Mesela sinema... Ama öyle "gerçekten tam bir Haneke filmiydi..." gibi yazılar değil, daha bir "nasıl filmdi baba?" sorusuna cevap olacak düzlükte şeyler olacak. Ha keza gezi yazıları da öyle. Onun dışında "çaylık" küçük hikayeler, nostaljik muhabbetler, falan. Tabii futbol da olacak. Radicioiu (yukarıdaki abi) bölümü, futbol bölümü oluyor. Çünkü bu manyaklığın kaynağı Amerika 94'e ve oradaki idollere dayanıyor. O zamanlar çocuk olup, hala Radiciouiu'yu hatırlayan (her seferinde adını farklı yazıyorum) bir ben kalmışımdır muhtemelen. O yüzden bu isim öyle bir saygıyı hakketti.
Neyse, görüşmek üzere. Ben buralardayım.
McFly Olmak
Biraz cool görünmek için ‘ben televizyon izlemem’ demek
isterdim, ama izlerim. Sık olmasa da… Ne bileyim, ses olsun diye bile açılırdı
bizim evde. Hatta bir misafirliğe gittiğimizde, insanlar onca ay birbirini
görmediği halde yüzlere bakmak yerine televizyona bakardı. Neyse, kültürümüzde
var yani. Ben en çok akşam yemeği ya da hafta sonunda evde kahvaltıda ve
sonrasında açmayı severim. “Keşke bir Kemal Sunal filmine denk gelsem” umuduyla
basarım tuşa. Münir Özkul’un aile babası olduğu filmlerden biri de olur tabi. Aile
Şerefi’ndeki cibilliyetsiz Oktay’ın yüzünü görmeye bile razıyım yani.
Bir de şöyle garip bir huyum var, bazı şeyleri sadece
televizyondan denk gelince izlerim. Öyle dvd’dir, internetten indirmektir; aynı
tadı vermiyor. Bahsettiğim Yeşilçam filmleri öyle mesela… Ve bir de, Geleceğe
Dönüş serisi. Artık pek yayınlanmıyor, ya da ben görmüyorum. Ama ne zaman denk
gelsem izlerim, affetmem. Herhalde yaşarsam yıl 2045 olsa da bu geleneğim
değişmeyecek. Gerçi artık film adıyla anlamını yitirdi, çünkü artık bir gelecek
kalmadı. Filmde Marty McFly geleceğe uçarken, 2015 Ekim’ine gidiyordu. Yani
bugünlere…
Bazen düşüyorum, neden bu filmi bu kadar çok sevdim diye.
Zamanına göre inanılmaz bir bilim kurgu filmi; macera, merak uyandırması, konu
devamlılığı muhteşem. Eyvallah. Ama asıl büyüsü şuydu galiba; bir şeyleri
değiştirme gücüne sahip olmak nedir, onu görüyorduk. “Keşke” diye bir şey yok,
zaman makinesi var. Bugünlerde memnun olmadığın bir şey varsa, geçmişe git ve o
zamanda kırılma yaşat, geri dön. Her şey istediğin gibi… Elbette böyle bir
mucize olmadan bazı şeyler değiştirilmez. Değişebilmesi adına insanın kendi
elinde olan şeylerin önüne ise yine insana özgü olan başka şeyler çıkar. Ve
insanın o tabularını yıkması, zaman makinesini icat etmesinden bile daha
zordur. Oysaki bugünden daha güzel olan yarın, o tabuların arkasındadır çoğu zaman.
Görmeyi cesaret edebilene…
Ben Ohen’i de Sevdim
Karşındaki insanı, insanları ikna etmek için iki yolun
vardır. Birisi sözle, diğeri ise sevgiyle.
Sözle ikna etmek bir yetenektir, hatta “retorik” diye bilimsel bir de
adı vardır. Ama diğeri için bir yeteneğe ihtiyaç yok. Çünkü zaten ikna
ettiğinin de farkına varmaz bunu başaran. Karşısında her şeyi kabullenmiş
birini bulur. ‘Yine de’siz sevmek diye bir şey var mesela, en çok ailene karşı hissedersin.
Ben babamı yine de’siz severdim. Aklına
estiği zaman kazak alırdı bana, güzel olup olmadığını sorgulayamazdım. Ama
yalandan da olsa göz gezdirirdim, o da her seferinde mahcup bir ses tonuyla “Bak
beğenmezsen söyle ha, geri verelim” derdi. Benim cevabım da hiç değişmezdi: “Ya
baba manyak mısın? Senden geldi bu kazak, dünyanın en güzel elbisesi oldu şimdi
bu.” Ama hep içimden… Keşke sesli söyleseydim.
Beşiktaş’ı da yine de’siz sevdiğimiz zamanlar oldu. Artık
tam olarak öyle değil, kabul edelim. Çünkü o zamanlar ben Ohen’i de sevmiştim.
Beşiktaş’ın forvetindeydi artık, dünyanın en güzel golcüsü olmuştu. İtiraf
etmem gerekirse o sevginin bir nedeni de TSYD Kupası’nda Fenerbahçe’ye attığı
goldü. Top önce üst direğe vurmuştu, sonra yere, sonra üst ağlara… İlk kez o
zaman âşık oldum bu gol şekline, topun üst direğe vurduğu andaki çıkarttığı
sese. Halil için (Cüneyt Arkın) duyduğu anda gerdek gecesinde tribünleri erken terk
ettirecek alageyik sesi neyse, benim için direkten çıkan o “çat!” sesi de oydu.
“Ölmeden önce yapılacaklar” listesine öyle bir gol atacağımı da yazdım. Hala
başaramadım, demek ki hala yaşayacak ömrüm var.
Demba Ba’nın geçen günlerde ortada fol yok, yumurta yok,
ışık yok, umut yokken attığı gol Ohen’i aklıma getirdi. Ama onun yine de’siz
sevgiye ihtiyacı yok. Beşiktaş’ın, dar zamanda kaleye 130 km hızla giden bir
şey gönderen golcüsü var artık. Sadece bu bile, gündelik hayatınız için mutlu
olma sebebi. “Elhamdülillah!”
Bahçeden İçeriye Top Atan Adam
Uzun yıllardır aynı mahallede oturmanın hoşlukları da
vardır, yaratacağı boşlukları da. “Eve geldim” diye bilmek için ille de
apartmanın kapısından girmene gerek yoktur, daha duraktan indiğin anda gözleri “acaba
bana selam verip mi geçecek” diye bakan bir tanıdığa rastlarsın. Artık
evdesindir, güzeldir. Ama her adımda aslında ileriye değil, geriye gidersin
bazen. Anılarda kaybolursun.
Şimdilerde okul bahçesi olan, çocukluk dönemimizin boş arsası,
yani mahallemizin “iç sahasının” önünden geçtim; o günlerde en çok sevdiğimiz
zaman aralığında. Akşamüstü sadece futbola değil, arsanın dışına kaçan futbol
topu için de elverişli bir saatti. Çünkü iş çıkışına denk gelir ve her kötü
şutta “ağbiii” diye seslenerek topu geri atmakla görevlendireceğiniz, evine
dönen sıkıcı hayat sahibi bir insanla karşılaşırdık. Artık o sıkıcı abi olma
sırası bendeydi. Bahçeden dışarı kaçan topun gelişine vurmak istedim ama
cesaret edemedim. Duvardan sekmesin diye eğildim, topu elimle attım içeri. Oysa
ne çok severdim, ne çok taklit ederdim Adrian Ilie’nin aşırtma vuruşlarını…
Blogun ilk zamanlarında da hikâye farksız değildi, bahçenin
içinde olan taraftaydım. Ama son dönemde altı gün çalışan, hatta bazı akşamlar odasını
ofise dönüştüren, kalan zamanında ne yapacağına karar veremeden günü eriten;
topu bahçenin dışından içeriye atmaya mahkûm olan bir adam oldum. Boşladım
buraları, farkındayım. Mahcubum. Ama o duvarın dışında çok kalmayacağımı
biliyorum, ne zaman olur onu bilmiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



