Liste etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Liste etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dünya Kupası'nda Uçuşa Geçecek 10 Oyuncu


Her Dünya Kupası’nın bir James Rodriguez’i vardır. Yani, aslında zaten oynadığı futbolla yeterince ses getirmiştir ama o büyük arenada oynadığı futbolla değerini o kadar hızlı artırır ki, kulüpler içinde bir anda vitrin transferine dönüşür. Rusya 2018’de de o apolete aday isimler var, sıralayalım.

Aleksandr Golovin (Rusya)


Ev sahibi Rusya, son turnuvalara nazaran en gösterişsiz kadrosuyla karşımızda olacak. İşte tam da o gösterişsiz takımın seyir zevkini yükseltecek bir yetenek Golovin. Orta sahanın merkezinde veya kenarlarında rol alan oyuncunun en başta dripling özelliği ve o driplinglerinin finalinde yaptığı kilit paslarıyla fark yaratıyor.

Lucas Torreira (Uruguay)


Andre Pirlo’nun en büyük rol modelliğini üstlendiği “savunma önündeki oyun kurucu” tarzının en iyi örneklerinden biri olan Torreira, Sampdoria formasıyla Serie A’da harikalar yarattı. Oscar Tabarez’in Uruguay’ında da muhtemelen aynı bölgede izleyeceğimiz oyuncu, üç forvetli sistemi besleyecek orta sahanın en önemli dişlisi olacak.

Alireza Jahanbakhsh (İran)


Her ne kadar bu turnuvada “küçük takımın büyük futbolcusu” rolünü daha çok Mohamed Salah üstlenecek olsa da gözler biraz da Alireza Jahanbakhsh’ın üzerinde olmalı. İranlı oyuncu geçtiğimiz sezon Hollanda 21 gol, 13 asistlik harika bir istatistiğe imza attı. Dünya Kupası’nda takımının en etkili oyuncusu olacağı ve piyasasını daha da artıracağı kesin. Robben usulü sağ kanat oyuncusu, içe kat edip solla bitirdiği girişimlerini Rusya’da da izletecektir.

Pione Sisto (Danimarka)


Danimarka’nın Uganda asıllı 1995 doğumlu oyuncusu, Celta Vigo formasıyla La Liga’da direkt olarak fark yaratmaya başladı. Sezonu 10 asist,  4 golle bitiren Sisto modern kanat oyuncusu normlarına oldukça uyuyor. Dünya Kupası’nda Danimarka’nın hücumdaki en etkili silahı olacağı kesin.

Giovani Lo Celso (Arjantin)


Uzun zamandır Arjantin orta saha sorunu çekiyor, oradaki “iki yönlü oyuncu” boşluğundan sebeple Messi’yi kaleden uzak oynatmak zorunda kalıyordu. PSG formasıyla “serbest 8” modeline harika uyum sağlayan Lo Celso, enerjisi ve top tekniğiyle orta sahada ezberleri bozacak ve Messi’yi topla kaleye daha yakın buluşturacak bir oyuncu.

Sergej Milinković-Savić (Sırbistan)


Sadece Serie A’da değil, Avrupa’da sezonun en büyük çıkışını gösteren futbolcu. Lazio’da bir orta saha olmasına rağmen 12 gol 4 asistlik performansla skora da katkı veren Milinkovic-Savic, hali hazırda Manchester United başta olmak üzere birçok dev kulübün radarında. Bir orta saha için gerekli bütün özelliklere sahip olan oyuncu Dünya Kupası’nda değerine değer katacaktır.

Ismaïla Sarr (Senegal)


Senagal’in 1998 doğumlu oyuncusu, tıpkı ülkesinin büyük yıldızı Mane gibi dripling konusunda müthiş yetenekli. Rennes’de forma giyen Sarr, her iki kanatta da oynayabilen, rahat adam eksilten ve top rakipteyken yaptığı baskılarla kontratak fırsatı yakalayan bir yetenek. Mane’nin solda yer alacağı 4-2-3-1 sisteminin sağ kanadında izleyeceğimiz oyuncudan Dünya Kupası’ndan sonra daha sık bahsedeceğiz gibi.

Gonçalo Guedes (Portekiz)


Portekiz denince akla hala ilk olarak Cristiano Ronaldo geliyor olsa da, artık onun bir santrfora dönüştüğünü ve delicilik yükünün başka oyuncuların sırtına yüklendiğini kabul etmemiz gerek. İşte o isimlerin başını Gonçalo Guedes çekiyor. Dripling aksiyonunu doğru ve yüksek ortalamayla sonlandıran oyunculardan. Oyun sıkıştığı anda dripling becerisinin yanı sıra, “uzak şut” tuşuna da basarak özel gücünü kullanabiliyor. La Liga’daki görüntüsünü Dünya Kupası’nda da sürdürecektir.

Timo Werner (RB Leipzig)


Uzun zamandır santrfor bölgesinde pivot tipi oyuncu kullanan Almanya, nihayet takımın genel hareketliliği ve değişken oyununa  yatkın bir golcü buldu. Her ne kadar o işleri Müller de gayet başarıyla yapıyorsa da Werner, merkezde oynamaya daha yakın komple bir santrfor oluşuyla büyük fark yaratacağı kesin. Zaten günden güne mevkisinin en iyileri arasına girmeye başlayan oyuncunun asıl patlaması Dünya Kupası’nda gerçekleşebilir.

Hirving Lozano (Meksika)


Adam eksiltme konusunda Avrupa liglerinin en iyilerinden biri. Hücumun her bölgesinde rol alabilen Lozano, sağ veya sol kanat farketmeksizin aynı etkiyi sağlayabiliyor. Topla alanı çabucak kat eden, dar alanda çıkabilen ve en önemlisi gol vuruşlarıyla da skoru değiştirebilen bir yetenek. PSV’den yakın zamanda büyük bir transferle ayrılacağı kesin ama Dünya Kupası’ndaki performansı “büyük Avrupa kulübü” yolunu daha da kısaltabilir.

Eski Futbol Yıldızları Bugün Ne Kadar Ederdi?



Artık futbol piyasasında 40 milyon Euro'luk bonservis bedeli için bile "ucuza kapanmış" diyebiliyoruz. Nitekim Milan’ın Bonucci transferi öyle bir şeydi. Çünkü rakamlar o kadar yüksek yerlere çıktı ki, iyi futbolculara sahip bir kulüp, biraz naz yaparsa kasasında anında 100 milyon Euro'ları görebiliyor. Kylian Mbappé için 180 milyon Euro, Neymar için 222 milyon Euro’ların konuşulduğu günümüzde, dünya futboluna damga vurmuş büyük yıldızların değeri acaba ne kadar olurdu diye sormadan edemiyor insan… Mesela Mbappe 180 ise "gerçek" Ronaldo ne kadar ederdi? Sol bek Benjamin Mendy 56 milyonsa, tarihin en iyi sol beki Roberto Carlos'un değeri bugün ne olurdu? İşte bu sorulara cevap aradık.

1. Ronaldo: 350 milyon € 
Kylian Mbappé gerçekten heyecan verici bir yetenek ve günümüz transfer piyasasında 180 milyon Euro onun için abartı durmuyor. Peki, tıpkı onun gibi topla aniden patlama yapabilen ve fizik, son vuruş olarak çok daha fazla santrfor özellikleri taşıyan gerçek Ronaldo bugün sahalarda olsa ne değer biçilirdi? Hele de sakatlık öncesi zamanlarında… Muhtemelen kulübü onu asla bırakmak istemezdi. Belki 350 milyon Euro biraz düşündürürdü.

2. Zinedine Zidane: 300 milyon € 
Günümüzde onunla kıyaslayacağımız bir maestro yok dünya futbolunda. Çünkü bu adam her şeydi… Orta sahada yaptıklarıyla bir takımın tamamen ahengini değiştirebilirdi. Top kontrolleri, dönüşleri, frikikleri, orta sahadan aldığı topla kat etmeleri… Görsel anlamda da büyük bir zevkti onu izlemek. Zamanında zaten transfer rekoru kırarak Real Madrid'e geçiş yapmıştı. Ama bugün olsa o değeri 75 milyon değil en az bir 300 milyon Euro olurdu…

3. Roberto Baggio: 250 milyon € 
Dripling, şut ve 10 numara özellikleriyle bugünün futbolunda hücum hattının her yerinde oynayabilirdi Roberto Baggio. Forvet arkası, ikinci forvet ya da Neymar gibi soldaki delici forvet rolüne bürünebilirdi. Bu bağlamda Neymar’ın 222 milyon Euro'luk değeriyle kıyaslayabiliriz onu. Gerçi Neymar'ın serbest kalma bedeli 222 milyon diye değeri de o. Yoksa Paris Saint Germain 300 milyon Euro’yu da gözden çıkarır gibi görünüyor… Roberto Baggio’nun imajını da hesaba katarsak, günümüzde en kötü ihtimalle 250 milyon Euro civarında bir değerinin olacağını öngörebiliriz.

4. Rivaldo: 220 milyon € 
Luis Figo 2000 yılında Ballon d’Or’u evine götürürken, oğlu ona şöyle demişti: "Baba, aslında Rivaldo ödülü senden daha çok hak ediyordu." İşte Rivaldo böyle futbolcuydu! Mesafe tanımaksızın çektiği şutları, elbette frikik ustalığı en çok dikkat çeken özellikleriydi. Ama o da her şeyiyle başlı başına bir takımın ahengini değiştirebilecek isimlerdendi. Barcelona’yı tek başına az sırtlamamıştı… Bugünkü değeri kesinlikle 220 milyondan aşağıda değil.

5. Gabriel Batistuta: 180 milyon € 
Aslında günümüzde de özellikle forvet konusunda '90'lara döndük. Artık klasik golcüler yeniden transfer rekorlarını zorlamaya başladı. Gonzalo Higuain’in 29 yaşına gelmişken Juventus’a 94 milyon Euro karşılığında gitmesi bunun en iyi örneği. Peki, Dünya Kupası'nda balkabağına dönüşen Gonzalo Higuain'i değil de size gerçek gol makinesi Gabriel Batistuta’yı versek? Onun değeri ne olurdu? Kesinlikle en az 180 milyon, yoksa az mı söyledik?

6. Patrick Vieira: 160 milyon € 
Dünya futbolunda defansif orta saha kavramını değiştiren adam. Eğer güçlü bir defansif orta sahaysan, fizik gücün, kondisyonun çok iyiyse, üstelik boyun da 1.90’ın üzerindeyse ve hatta ayak hakimiyetin de bu özelliklerine tezat bir şekilde gayet iyiyse Patrick Vieira oluyorsun. Yani benzersiz bir defansif orta saha! Paul Pogba ona benziyor diye 120 milyon Euro etti. O zaman Patrick Vieira’nın bizzat kendisi için 180 milyondan aşağısı kurtarmaz.

7. Alan Shearer 150 milyon € 
Alan Shearer de Blackburn Rovers’tan Newcastle United’a geçerken dünya transfer rekorunu kırmıştı. Golün her türlüsünü atabilen adamlardandı. Kale ezberindeydi ve bir şekilde açı ne olursa olsun ağları bulmayı başarıyordu. İngiliz futbolcuların gereğinden fazla pahalı olması ve Premier Lig takımlarının bugünkü finansal gücü düşünülürse, Alan Shearer’ın güncel değeri en az 150 milyon Euro olurdu diyoruz.

8. Roberto Carlos: 120 milyon € 
Benjamin Mendy, 56 milyon Euro karşılığında Manchester City’e transfer olarak tarihin en pahalı savunmacısı oldu. Gerçekten de fizik gücüyle, tekniğiyle şu sıralar dünya futbolunun en çok dikkat çeken sol beki. Ama Roberto Carlos söz konusuysa bir dönemin değil tüm zamanların sol bekinden bahsediyor oluyoruz. Yani şu sıralar böyle bir oyuncuya sahip olmak için Mendy’ye ödenen paranın en az iki katı gerekli gibi.

Futbol Tarihinin En İyi Çalım Hareketleri


Futbola da bir görsel sanat gözüyle bakarsak, bu sporu en güzel yapan şey yaratıcı çalımlardır, öyle değil mi? İşin ucunda “bilinmezlik” var sonuçta… Zaten en çok da ne yapacağı belli olmayan futbolcuları izlemek keyifli değil midir? Neymar, Ronaldinho daha da eskilerden Bergkamp, Okocha vesaire…

Aslında böyle oyuncuların kendilerine has bir de imza hareketleri vardır. İzlemesine doyum olmayan, en çok da onlara yakışan hareketler… Peki, o efsane çalım hareketlerinin doğuşu nasıldı, sonrasında en güzel taşıyıcıları kimlerdi? Futbol tarihinin en estetik çalımlarını hatırlayalım.



Bergkamp Çalımı
Aslında bu çalımı daha önce de deneyen, uygulayan çok isim vardı. Onlardan biri de Brezilya’nın “yetenekli ama yaramaz” yıldızlarından Edmundo da bu çalımı çok severdi. Ancak Bergkamp, Newcastle United maçında attığı gol öncesinde bu hareketi öylesine estetik yaptı ki, çalımın adı tarihe “Bergkamp çalımı” olarak kazındı. Emirates Stadı’nın önündeki heykelle de o çalım ölümsüzleştirilmişti.

Flip Flap (Elastico)
Evet, Ronaldinho’nun yürürken bir rahatlıkla yapabileceği çalıma geldi sıra. Ancak bu çalımın asıl yaratıcısı, 60’lı yıllar futbolunda sahne alan bir başka Brezilyalı Rivellino’ya ait. Yine de biz bu çalımı en çok da Ronaldinho’nun üzerindeyken sevdik!


Ronaldo Çalımı (Step Over)
Söz konusu isim El Fenomeno Ronaldo’ysa, dünya üzerindeki tüm çalımlar onun çalımı aslında… Ama en çok da “step over” denilen feyk hareketlerini yapmayı severdi. O yüzden bu çalımın yaratıcısı belki o olmasa da, onun imzası olarak kaldı akıllarda. 98 UEFA Finali’nde o hareketlerin sonunu golle tamamlaması, unutulmazdı.

Cruyff Dönüşü
Adı üstünde, Cruyf dönüşü… Yani Cruyff dışında her hangi bir futbolcu bu çalımı denerken, “destur” demek zorunda… Hollanda efsanesi, bu hareketi futbolseverlerin aklına 1974 Dünya Kupası’nda kazımıştı. Ekran başında maçı izleyen milyarlarca kişi, tıpkı Cruyff’un karşısındaki rakibi gibi topu aslında içeriye orta yapacağını sanmıştı, ama onun planı farklıydı…

Zidane Çalımı (Marseille Roulette)
Galiba sadece ve sadece Zidane’a yakışan bir çalım… Zaten adı da boşuna “Zidane Çalımı” olarak kalmadı. Playmaker’lık konusunda belki de dünyanın en iyisi olan Zinedine Zidane, özellikle de orta saha civarındayken bu hareketi yapmaya bayılırdı. Ama sadece tribünleri gaza getirmek için değil, gerçekten de o anda yapılacak en doğru çalım hareketi o olduğu için yapardı.

Hokus Pokus Çalımı
Yine Ronaldinho’yla özdeşleşen bir çalım daha… Neymar ve Anderson da bu çalımı sıkça dener ama en çok Ronaldinho’ya yakışır. Çalımı ise tarif etmeye gerek yok, gerçekten hokus pokus!

Gökkuşağı Çalımı
Neymar başta olmak üzere her latin kökenli futbolcunun damarlarında akan çalıma geldi sıra. Gökkuşağı çalımının ünlü olması ise 1981 yapımlı Zafere Kaçış (Escape to Victory) filmine dayanıyor. Arjantin’in efsane futbolcusu Osvaldo Ardiles, filmde Nazi takımına karşı attığı gökkuşağı çalımıyla filmin en etkileyici sahnesine imza atmıştı.  

Okocha Çalımı
Fenerbahçe’de de forma giyen ve hiç şüphesiz Afrika kıtasının gelmiş geçmiş en iyi 10 numarası Okocha da ayağından her çalım gelen futbolculardan. Ancak kendisine has çalımı var ki, izlemesi bile keyifli. Onun oynadığı döneme yetişen birçok çocuk, bu çalımı mahallede denemekten helak oldu…

*Bu yazı ilk olarak RedBull.com'da yayınlandı.

Üç Büyüklerin Belalısı Anadolu Golcüleri

Anadolu takımlarında forma giyen golcüler için en önemli vitrin, üç İstanbul büyüğüne karşı oynadıkları maçlardır. Ama bazıları o büyük maçları biraz fazla seviyordu… Dört büyüklerde hiç forma giymemiş olmalarına rağmen, attıkları gollerle üç İstanbul büyüğünün başına iş açmış gol ustalarını sıralayalım. (Hepsi TFF sitesinden manuel olarak kontrol edilmiştir)

Cenk İşler, 27 gol
Futbol literatürüne “leblebici” olarak geçmiş klasik ceza sahası golcülerinin en iyi örneklerinden biri Cenk İşler’di. Cenk, uzun yıllar boyunca birçok Anadolu takımında forma giymiş ve büyük maçlarda adından hep söz ettirmişti. Üç büyüklere karşı 27 gol, bu nedir yahu…

Cafer Aydın, 14 gol

Aslında Cafer Aydın denilince akla daha çok onun hakemle, rakip taraftarlarla takıştığı sinirli, el kol hareketleri yaptığı halleri gelir. Ama o, aynı zamanda Anadolu’nun çok önemli golcülerinden biriydi. Üç büyüklere karşı oynadığı maçlarda 14 gol atarak, belki de birçok şampiyonluğu etkileyen isim olmayı başarmıştı.

Okan Yılmaz, 13 gol
Bursaspor formasıyla gol kralı da olan Okan Yılmaz, Türkiye liglerinde resmi olarak 134 gol atmış bir isim. Üç büyüklerin kalesini de 13 kez bulmuş, elbette bu gollerin hepsi Bursaspor dönemine ait.

Andre Kona, 13 gol

Gençlerbirliği’nin unutulmaz santrforu, İlhan Cavcav’ın Afrikalı forvet aşkını başlatan adam… Kona, Süper Lig’de forma giyen en özel santrforlardan, zira lig tarihinde 97 golü var. 74 golle de Gençlerbirliği’nin hali hazırda hala en golcü oyuncusu. Kongolu golcünün üç büyüklere karşı da 13 golü mevcut.

Okan Öztürk, 11 gol

Merzifonspor'la başlayıp, Bozüyükspor'la sonlanan, bolça Anadolu turuna çıkılmış bir kariyer... Okan Öztürk, hem alt liglerin hem de Süper Lig'in klas golcüleri arasındaydı. Üç büyüklere attığı 11 golle de o golcülüğünü kanıtladı.

Theofanis Gekas, 10 gol

En güzel günlerini Akhisar’da geçiren, adına besteler yapılan Theofanis Gekas, üç büyüklerin en tescilli belalılarından biri. Yunan oyuncunun bu maçlarda 10 golü var. Kaleciyle birebir pozisyonlarda neredeyse kaçırmayan Gekas, ilerleyen yaşına rağmen “tehlikeli forvet” etiketini kolay kolay kaybetmedi.

Zdravko Lazarov, 9 gol

Üç büyüklere karşı 9 golü olmasına rağmen, aslında onu sadece “golcü” olarak görmek haksızlık. Lazarov, birçok özelliği kendisinde barındıran, gittiği her takımın çehresini değiştiren bir oyuncuydu. Bulgaristan milli takımına da yükselmeyi başarmış olan Lazarov, Anadolu kulüplerinde forma giyen en kaliteli yabancılardan biriydi.

Fernand Coulibaly, 8 gol

Coulibaly denince, 90’lı yılları hatırlayan futbolseverlerin gözünde hemen o örülmüş uzun saçları canlanır. Klasik, kısa ama hızlı, gol bölgelerinde etkili siyahi golcülerin örneklerindendi. Anadolu’da birçok takımı gezse de en çok Gaziantepspor’daki performansıyla hatırlanır. Üç büyüklerin kalesine de 8 kez sarsmışlığı var.

Taner Gülleri, 7 gol
Listedeki diğer isimlerle karşılaştırınca gol sayısı biraz az gözüküyor olabilir. Ama onun şöyle bir farklı var, Süper Lig'de adam akıllı sadece bir sezon oynayabildi ve üç büyüklere karşı attığı 7 gol, aynı sezonda. Galiba başka söze gerek yok...

Bonus: Edin Visca, 7 gol
Belki mevki olarak "golcü" kategorisinde olmasa da bu listede yer almayı hak etti... Başakşehir'in Boşnak sağ kanadı 2012'de ülkemize ilk adımını attı ve her geçen sezon üzerine koydu. Şu sıralar adı büyük transfer söylentileriyle anılan Visca, "kenar forvet" rolüyle büyüklere her zaman ciddi sorunlar çıkarmayı başardı. Boşnak oyuncunun şu ana kadar üç büyüklere karşı 7 golü bulunuyor.

*Bu yazı ilk olarak RedBull.com’da yayınlanmıştır.

Top 7: Beşiktaş’ta Sezonun Oyuncuları (2017)

30 yaşından daha küçük olan Beşiktaşlılar, iki yıl üst üste şampiyon olmanın tadını ilk kez yaşayacaklar. Muhtemelen sadece birkaç saat sonra. Sadece şampiyonluk anlamında değil, oynanan oyun kalitesi ve o kalitenin Avrupa’da gayet sert rakiplere karşı da (Napoli, Benfica, Lyon) pek değişmemesi de oldukça değerli. Her fark yaratan takımda olduğu gibi, bu yapının da içinde sivrilen 7 oyuncu var. Hiçbiri torpilli değil, kimse listede daha yukarılara çıkmak için bana el altından baklava vermedi. Her birinin açıklaması var.

1. Atiba Hutchinson

Ne kadar değerli bir adam olduğu Şenol Güneş döneminden yani, pozisyonu net şekilde belirlenmesinden sonra ortaya çıktı. Sağ bek, sol bek de dahil olmak üzere nereye lazımsa oraya kaydırılan adam olmaktan çıktı, sadece ve sadece “orta saha” oldu. Orada oynadıkça hücum katkısı da günden güne gelişti, evet 32 yaşından sonra bile bu anlamda daha bir sivrilir oldu. Onda en çok sevdiğim özellik ise defansif orta sahanın “formasını çamura bulayan, oraya buraya kayarak müdahale yapan adam”dan ibaret olmadığının kanıtlaması. Bazen hiç yere yatmadan, sadece zekasıyla bile top kazanma rekoru kırıyor. Onu tek bir sözle özetlemiştim daha önceden aslında: “Ülkede kendimi güvende hissettiğim tek an, Atiba’nın dönen topları geri aldığı an.” Eğer 25 yaşında olsaydı, şu haliyle net 30 milyondu.


2. Marcelo Guedes

Beşiktaş’ın son dönemde maliyet/kalite olarak en başarılı transferi. Gerçekten eksiksiz bir stoper. Pozisyon alışı, hamle zamanlaması, hava toplarındaki başarısı yanı sıra topu da oyuna çok iyi sokuyor. Yanında oynayan stoperlerden pek hayır görmedi, buna rağmen fark yarattı. Tek başına o alanı toparladı.

3. Adriano Correia

Muhtemelen Caner sakatlanmasaydı onu daha çok rotasyon oyuncusu olarak, sıklıkla sol önde oynarken görecektik. İlk günlerinde daha çok bu şekilde kullanılıyor ve Recrativo Huelva’dan gelmiş bir Brezilyalı havasını veriyordu. Ancak düzenli şekilde bek oynayınca, Barcelonalı Adriano’ya geri döndü. Sadece bek değildi, orta sahaya kayarak orada pas opsiyonu oluşturması ve aldığı her topla derslik kararlarıyla çok daha fazlasıydı.

4. Anderson Talisca

İlk önce ona mevki bulmakta biraz zorlandı Beşiktaş. Ki aslında hala “modern futbolda” tam olarak bir mevkisi yok. Kesinlikle bir Sosa değildi ama farklı anlamda fark yarattı. Sosa gibi orta sahaya yaklaşan ve takımın oyun, pas kalitesini artıran bir oyuncu olamadı. Ama o direkt tabela değiştirmeyi tercih etti, bu da yetti zaten. Daha önce bu ligde Alex’in, Jaja’nın forvet arkasında yaptığını o da yaptı. Sakatlık olmasaydı gol krallığına bile oynayabilirdi.

5. Oğuzhan Özyakup

Geçen sezonun sıralamasını yapacak olsam, ilk sıraya koyardım. Ama bu kez  maalesef durum farklı. Bunun da nedeni “Sosa’sızlık”. Arjantinlinin yokluğunu en çok Oğuzhan çekti. Zaman zaman Atiba’nın yanındaki yerinden oldu. Talisca’yla oynarken de ona geride daha fazla yük bindiği için ceza sahası etrafına daha az yanaştı. Geçen sezon skoru daha sık değiştirirken, bu kez daha bir merkez oyuncusu olarak kaldı. Yine de topu aldıktan sonra yüzünü rakip kaleye dönebilen bir orta saha olarak çok değerli, hatta Beşiktaş’ın elindeki oyuncuların her şeye rağmen en değerlisi.

6. Fabri

Eğer Tolga Zengin’den sonra kaleye geçen bir isim olmasaydı bu listeye girer miydi bilmiyorum… Ama girerdi herhalde. Kaleciliği standardın biraz üzerindeydi. Asıl farkı (arada patlasa da) topla ilişkisiyle yarattı. Beşiktaş gibi topu hakimiyetinde tutmak isteyen bir takımın kalecisinin de ayağının iyi olması çok önemli. Tolga varken stoperler geri pas atmaktan kaçınıyordu, Fabri’yle ise verkaça bile girdiler.

7. Vincent Aboubakar

Gidip 15 yaşındaki çocuğa uyup kafa atmasaydı ve Lyon eşleşmesinde sahada olsaydı, yeri çok daha yukarılarda olurdu. Şimdi haklı olarak “bundan daha fazla gol atan Cenk nerede?” denilebilir ama şöyle bir detay vereyim: Aboubakar’ın ligde attığı 11 gol var ve neredeyse hepsi kritik. 11 golün 8’i, takımının o maçtaki ilk golü ve hepsi penaltısız. Avrupa’da da 6 gol atarak ciddi fark yarattı. Attığı gollerin dışında, fiziğiyle rakip ceza sahasında stoperleri döven, mikser görevi yapan bir adamı Didier Drogba’dan sonra görmemiştim. “Çok gol kaçırıyor” yaftası da biraz fazla üzerinde kaldı. Attığı saçma ve yoktan var ettiği golleri de baz alırsak, dengeliyor zaten.

Bonus: Ryan Babel

Devre arasında geldiği için kategori dışı ama sene başından beri takımda olsaydı, net şekilde çift haneli gol sayısına ulaşmış bir kenar forvet olarak listeye rahatlıkla girerdi. Takım savunmasına katkısı da ciddi şekilde iyi. Ama tabii en büyük farklı, topsuz koşularda var olan, hep kendi içe hareketlenmeleriyle hem de ters kanattan gelen ortalarda gole yakın olan bir kenar forvet niteliği taşımasıyla yaratıyor. Dünyayı topsuz koşusu iyi olan kenar forvetler kurtacak…

Ezber Bozanlar


Kimi başarılı, kimi başarısız oldu ama onlar sıradanlığın ötesine geçerek, bizi üzerinde düşünmeye, konuşmaya iten taktiklerle tanıştırdılar. Futbolun farklı bir penceresinden bakmamızı sağladılar

 
ADNAN SÜVARİ
İzmir’de total futbol esintileri
 
“Futbolu bırakıp da antrenör olduktan sonra ne kadar büyük bir teknik direktör olduğunu daha iyi gördüm. O yıllarda bize öğrettiklerini, aradan 15 yıl geçtikten sonra antrenörlük kurslarında ‘modern futbol’ diye öğrettiler.” Göztepe’nin efsane santrforu Fevzi Zemzem böyle diyordu hocası Adnan Süvari için. UEFA Kupası’nın Fuar Şehirleri Kupası adıyla oynandığı turnuvada yarı final, bir sonraki sezon Kupa Galipleri Kupası’nda çeyrek final oynayan, İzmir şehrine bir düş yaşatan Göztepe’nin asıl muhteşemliği, o başarıların yenilikçi bir sistemle gerçekleşmiş olmasıydı. 1999 yılında FIFA tarafından “Yüzyılın Teknik Direktörü” seçilen Rinus Michels’in 70’li yıllarda Ajax’la temellerini atıp, kuşaktan kuşağa bugünlerin Barcelona’sına varıncaya dek dünya futboluna damga vuracak olan “total futbol” felsefesiyle bezenmiş 4-3-3 sistemi, Adnan Süvari’nin Göztepe’sinde yıllar önce görülmüştü.
 
Futbolu robotlaşma sınırlarından çıkararak, her oyuncusuna mevkiler ötesinde görevler ısmarlamış şekilde, hareketli ve kolektif oynayan bir takım yaratmıştı Adnan Süvari. Daha kaleci Ali Artuner’in topu eliyle, orta sahanın pasörü Gürsel’i görmesi bile bugünlerde Pirlo gibi oyuncuların kullanımına işaret eden, çağ ötesi bir anlayışın göstergesiydi. Adnan Süvari’nin Göztepe takımı, o harika başarıları elde etmeseydi bile yaşattığı bu futbol devrimiyle hafızalarda silinmez bir yer edinecekti.


FATİH TERİM
3-5-2’yi tersten oynamak
 
Fatih Terim, 1993 yılındaki bir demecinde şöyle diyordu: “Bir hayalim var. Takımım 3-5-2 oynuyor ama aslında tersten! Yani iki savunmacı, beş orta saha, üç forvet…” Bu hayalin gerçekleşmesi fazla uzun sürmedi. Fatih hoca 1996 yılında başına geçtiği Galatasaray’la birlikte, rakip kim olursa olsun korkusuzca hücum eden, önde baskı uygulayan bir takım yarattı. O dönemin efsane bek oyuncularından Hakan Ünsal şöyle demişti bir keresinde: “Top rakipteyken Hakan Şükür’ün prese başladığını görünce ‘Tamam’ diyorduk, ‘Başlıyoruz!’… Ve hep birlikte, takımca o prese destek çıkıyorduk.” Topun kaybedildiği yerde tam saha baskı uygulama felsefesi, daha o günlerde bir Türk takımında görülüyordu.
 
Ancak asıl dikkat çekici olan Galatasaray’ın topa sahip olduğu anda Fatih Terim’in yıllar önceki hayalini sahaya yansıtıyor olmasıydı. Sol bek Hakan Ünsal ya da Ergün Penbe, sağ bek Ümit Davala; takım hücuma geçtiğinde orta çizginin ötelerine taşıyor ve birer kanat oyuncusu gibi bindirmeler yapıyordu. Zaten Popescu gibi oyun kurucu bir stoper varken, beklerin kaleciden top alması çok da elzem değildi. Hücumda ise Arif-Hakan Şükür ikilisinin etrafında dolanan, şut açısı yakaladığında kaleyi bombalayan, ancak çoğunlukla o ikiliyi besleyen bir Hagi söz konusuydu. Galatasaray, sadece Popescu ve Bülent ikilisini geride bırakarak, takımca rakip kale etrafını sarmalıyor ve aslında beş orta saha üç forvetle hücum ediyordu. Bu felsefe, rakip takımın arması ne kadar büyük olursa olsun hiç değişmeyecekti. Diyarbakır’da Türkiye Kupası’nı kaldırırken de, Kopenhag’da UEFA Kupası’na uzanırken de plan aynıydı. Ve bu, Fatih Terim’in en büyük farkıydı.



ZDENEK ZEMAN
Santrada yedi adam
 
Zeman, 1989 yılında iki sezon aradan sonra tekrardan başına geçtiği Foggia’yı Serie C’den, Serie A’ya kadar çıkarıyor ve burada da daha ilk sezonunda takımını dokuzuncu sıraya kadar tırmandırıyordu. Ancak İtalya futbolunda unutulmaz izler bırakması ve bırakacak olmasındaki detay bu muhteşem başarıda değil, Foggia’nın o sezon attığı ve yediği gol sayılarında saklıydı. 58 gol atan Foggia, sezonu şampiyon bitiren efsane Milan’ın ardından en golcü ikinci takım olmuştu. Aynı zamanda 58 gol yiyerek, sonuncu Atalanta’dan sonra en fazla gol yiyen ikinci takımdı! Zeman, Oyunu çok geniş alanda oynayan, tempolu ve hızlı şekilde kaleye gitmeyi hedefleyen bir 4-3-3 sistemine aşıktı. Bazen çok eleştirilse de, teknik adamlık kariyerinde atabileceği daha büyük adımlardan mahrum kalmasına rağmen egzotik felsefesinden vazgeçmedi.
 
1999 yılında MTK’ya sürpriz şekilde elenerek erkenden Avrupa’ya veda eden Fenerbahçe’de Rıdvan Dilmen dönemi sona erdi. Aziz Yıldırım, takımına iyi antrenman yaptıracak, arzulanan hücum futbolunu oynatacak yeni bir teknik adam bulmak için yola koyuldu ve Zeman’ı takımın başına getirdi. Daha santra yapılırken orta çizgide yedi adamını prese başlaması için bekleten, kazanmak için gol yemeyi dert etmeden, yenilenden daha fazlasını atmayı hedefleyen bir oyun felsefesiyle yani “Zemanlandi’yla” tanışma vakti gelmişti.
 
Daha ilk basın toplantısında 4-3-3 oynayacaklarını açıklıyordu Zeman. Oyuncu tercihlerindeki ilk bombasını da Sergen’i sol kanada yazarak patlatıyordu. Ancak onun oyun felsefesinde kenarlara yazılan isim, aslında kaleyi daha fazla tehdit eden bir oyuncuya dönüşüyordu. Zira Guiseppe Signori, Frencesco Totti gibi büyük yıldızları daha genç bir oyuncuyken o bölgede parlatmıştı.
Ancak Fenerbahçe’de işler pek de iyi gitmedi. Oyuncularıyla yaşadığı kopukluk, alınan üst üste kötü sonuçlar ve Pendik faciası sonrası gelen istifa açıklamasıya Zeman devri sona erdi.


Mustafa Doğan: “Çapraza uzun top atmamızı isterdi”

Zeman’la çalışmak zor muydu? Ortaya koyduğu felsefe yeterince gerçekçi miydi? Zemanlandia çemberinden geçen Mustafa Doğan anlatıyor

“ Zeman daha gelir gelmez ilk toplantıda tahtaya dizilişi yazdı ve dedi ki; ‘Arkadaşlar biz 4-3-3 oynayacağız. İster sevin, ister sevmeyin bizim sistemimiz artık bu!” Oysa bu işlerde doğru yöntem, ya yönetim kadrosunu göz önünde bulundurup bir hoca seçimine gider ya da gelen hoca öncelikle elindeki malzemeye bakar ve ona göre bir sistem belirler. Ancak Zeman fazlasıyla sabit fikirliydi. Belki de şöyle düşündü; ‘Bütün dünya benim değişmez sistemimin 4-3-3 olduğunu biliyor. Herhalde siz de beni bu sistemi oynatmam için aldınız.’ Bazı mevki tercihlerinde problem yaşadık. Örneğin Sergen’i hemen hücum üçlüsünün solunda oynatmaya başlaması… Onun dışında savunmadan topla çıkarken, çapraz bölgeye uzun toplar atmamızı istiyordu. Orada bir adam olup, olmaması fark etmezdi. Bunun bizim için bir ezber olmasını istemişti. Biz de diyorduk ki ‘Eee hocam, orada adam yok?’ Bu, onun için bahane değildi. ‘Olsun, orada kimsenin olmaması onların problemi. Sizin işiniz oraya topu atmak!’ derdi. Yani fazlasıyla şablon futboluna odaklıydı.
 
Aslında başka problemler de vardı. Mesela iletişimi pek iyi değildi, oldukça mesafeliydi. Konuşma tarzı da ağırdı, hele de toplantılarda bu durum daha da sıkıntı doğuruyordu. Çünkü çok fazla yabancı oyuncu vardı ve çok çeşitli bölgelerdendi. Hoca konuşurdu, önce yabancılara çevrilirdi Yugoslavca, Portekizce vesaire… En son sıra bize gelirdi. Vaktimizin çoğunun toplantılarda geçtiğini söyleyebilirim, kimse bu nedenle toplantılardan hoşlanmıyordu. Antrenmanları da oldukça ağır ve zorluydu. Ben yurt dışında da oynadım, çok farklı teknik direktörlerle çalıştım ama Zeman’ın antrenmanları kadar ağırını görmedim. Zaten benim adale sakatlıkları yaşamam Zeman’ın antrenmanlarıyla başlamıştı.”

JEAN TIGANA
Savunma, orta sahaya...
 
Jürgen Klopp, Borussia Dortmund’un savunma anlayışını şu sözlerle özetliyordu; “Aslında biz alışılageldik bir savunma yapmıyoruz. Rakibi kaleden uzakta tutmayı hedefliyoruz. Çünkü rakibini kalene yaklaştırmazsan, zaten savunma yapmana gerek kalmaz.” Bu felsefe günümüzde artık oldukça moda... Ancak o önde basan savunmayı ülkemizle tanıştıranlar, sağanak şekilde eleştiri yağmurlarına tutulmuştu. En çok ıslanansa, Beşiktaş’ı 2005-2007 yılları arasında çalıştıran Fransız teknik adam Jean Tigana. O günlerde Beşiktaş savunması orta sahanın önlerine kadar o kadar çok geliyordu ki rakip hücumcular ofsayda düşmemek için yan hakemin hizasını takip etme yolunu seçiyorlardı. Tigana “Ofsayt taktiği mi kaldı hoca, kaçıncı çağdayız!” seslerine maruz kalsa da asıl olarak farklı bir yolu amaçlamıştı.


Baki Mercimek: “Bu bir ofsayt taktiği değildi!”

Tigana savunmasının kahramanlarından Baki Mercimek, o döneme ışık tutuyor

“Aslında özellikle çalıştığımız bir taktik değildi. Geriye gömülmemek için öne çıkıyorduk. Futbolun gerektiği gibi oynuyorduk. Rakibe vakit tanımamak için, onlara sürekli yakın oynamanız gerekiyor. Dörtlü savunmayı bir bütün olarak düşünürseniz, bugünün futbolunda aynı şeyler yapılıyor. Bazen an gelir, rakip orta sahanın önliberosuna kadar baskıya çıkarsınız. Bazen de forvet top almaya giderken, peşini bırakmazsınız ve 10 metre onunla gidersiniz. Belki bu ofsayt taktiği olarak algılanıyor ama yanlış bir algılamadır bu. Arkanızdaki geriye kalan üç defans oyuncusu birbirine yanaşır ve birazcık derinlik verir. Böylelikle arkaya atılan toplarda eğer savunma oyuncuları birbirine çok yakınsa forvet genellikle kendiliğinden ofsayta düşer. Yani bu kesinlikle ofsayt taktiği değildi, savunma anlayışımızdan ileri gelen bir şeydi.
 
Elbette bazı riskleri de vardı. Özellikle karşı tarafta hızlı kanat oyuncuları varsa… Örneğin sağda Yattara gibi, solda Tita gibi oyuncular olduğu zaman arkaya atılan toplar çok tehlike yaratıyordu. Ama artıları çok daha fazladır bu felsefenin. En başta orta sahanın görevini daha kolay yapmasını sağlıyor. Zaten o baskıyı blok halinde uyguladığınız zaman, takım halinde topu kapmış oluyorsunuz, bireysel olarak değil. Takım halinde topu kaptığınız zaman da daha kolay hücuma çıkıyorsunuz. Çünkü zaten önde olduğunuz için hücuma geçmek daha kolay oluyor. Tabii savunmaya çok fazla yük biniyor. Kendimden örnek vermem gerekirse, o dönemde sahada en çok koşan oyuncular arasında ben ve diğer stoper arkadaşımın adı yazılırdı. Aslında bu tuhaf, alışılmadık bir durumdu. Hem rakibe önde basmak için, hem de arkaya atılan topları kovalamak için sahada sürekli koşmak gerekiyordu.
 

Biz bunu Gençlerbirliği’nde de çalışıyorduk bazı hocalarımızla. Sadece Tigana’ya özgü bir şey değildi aslında. Tigana’ya asıl özgü olan şey, kornerlerde, yan toplarda çizgi halinde kalmamız, kimsenin adam adama almaması ve topun düştüğü aralıktaki kişilerin sorumlu olmasıydı. Rakibin araya girmemesi için herkes birbirinin açısını kapatmaya çalışırdı. Ancak bunu da yanlış bulan insanlar var. Çünkü rahat bir şekilde koşup, sıçramayı isteyenler olabilir.  Ama bunu doğru çalışırsanız, araya girme imkânı zaten vermezsiniz. Çok detay var, herkesin kendine özgü bir planı var. Bazıları uyum sağlar, bazıları sağlayamaz. Ben o dönemde uyum sağlayanlar arasında olduğumu düşünüyorum ve benim için o günler kolay geçiyordu. Zaten o dönemde başarısız sayılamazdık. Fenerbahçe maçına kadar şampiyonluk şansımız vardı. Sonra ikinci olduk, Türkiye Kupası’nı, Süper Kupa’yı kazandık.”


VE DİĞERLERİ...
“Ezber bozan” demişken şu isimlerden bahsetmeden olmaz!

Ersun Yanal / Direkt hücumlar
Gençlerbirliği, 2003-04 sezonunda ligde adından söz ettirirken, UEFA Kupası 4. turunda Valencia’ya aşık atarken, gelecekte Mourinho’nun takımlarına has bir özellik olacak olan “direkt hücum takımı” resmine benzer örnekler sunmuştu. Kapılan toplarla hızlı şekilde kaleye gitme planı iyi işlemişti.

Mircea Lucescu / Modern üçlü savunma
O günlerde herkes dörtlü savunmaya geçiş yapmışken Lucescu, Beşiktaş’ın 100’üncü yılında Zago-Ronaldo-Ahmet’ten oluşan savunmayı üçlü oynatıyordu. Ancak demode değil, 2002’in Brezilya’sına benzer modern bir üçlü savunmaydı bu. Bütün stoperleri oyunun akışında hücumda görebiliyorduk.

Yılmaz Vural / Türkiye’nin Zeman’ı!
Zdenek Zeman’dan bahsedilir de, o hiç es geçilir mi! Yılmaz Vural, gittiği her takımda oyuncu grubunun gücü ne olursa olsun, önde basan çizgi savunmayı tercih etti. Hiçbir zaman kale önüne otobüsü park etmedi. Bazen onun takımlarında da santrada yedi kişiyi pres için hazır kıta görmemiz mümkündü.

Vicente Del Bosque / Santrfor nerede hocam?
Carew’den yoksun olan Beşiktaş, UEFA Kupası’nda Parma deplasmanına santrforsuz bir sistemle çıkıyordu. Del Bosque, her ne kadar bu tercihiyle bilhassa Reha Muhtar’ın baskılarıyla kovulma radarına girmiş olsa da aslında Tümer, Sergen, Okan Buruk onun gizli forvetleriydi. 4-6-0’la tanışmamızı sağlamıştı.

Eric Gerets / 4-Saidou-5
Herkes önliberosuna bir yancı daha ararken, Gerets için futbolun topsuz oyun hamallığında bir Saidou yeterdi. Tek defansif orta sahanın önünde, ofansif karakterli üç orta saha & kanat oyuncusu kullanan ve çift forvetle hücum eden bir 4-1-2-3 sistemiyle, oynanan hücum futboluyla damaklarda tat bırakıyordu. 

Mustafa Demirtaş / FourFourTwo Kasım 2013 Sayısı